LoadingSonra oku

O gün Atina sokakları yine ıslaktı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Bu yoğun yağmura rağmen şehrin köleleri durmuyordu. İçerideki atık çuvallarını dışarıya taşımak için görevlendirilmişlerdi. Andreus öyle bitkin düşmüştü ki yıkılıp kalmamak için kendini zor tutuyordu. Ona bu ismi efendisi takmıştı. Çünkü son derece cesur bir köleydi. Hatta efendisinin gözde kölesiydi ama bu çalışmadığı zamanlarda kırbaçlanmasına engel olmuyordu.

Andreus, yine sırtına yüklediği bir çuvalla dışarı doğru küçük adımlarla ilerlerken şiddetli gök gürültüsüyle beraber kendini yerde buldu. Ne zaman böyle şeyler olsa o gece aklına gelirdi. Yere yığılıp hareketsiz bir şekilde sadece annesini düşündü. Annesinin bitkin, morarmış yüzünü ve acı dolu inlemelerini düşündü. Çocukluğuna dair hatırladığı tek şey buydu. Annesini küçük yaşta kaybetmişti. Sonrası büyük bir boşluk ve bir çocuğun kalbinde yeşertip büyüttüğü derin bir ölüm korkusu…

Tam da bunları düşünürken sırtına arka arkaya çarpan kırbaçlar Andreus’u kendine getirdi. Efendisi öfkeyle bağırıyordu ve hiç durmaksızın vuruyordu. Anlaşılan Andreus bu gece de aç yatacaktı. Yattı da…

Sabah olunca ona verilen yemeği yedikten sonra işinin başına geçti. Bugün taş toplaması gerekiyordu. Çuvallara doldurup taşımaya başladı. O an dikkatini bir şey çekti. Bir adam. Yırtık elbiseler ve parmak arası tahtadan bir terlikle dolaşan bir adam. Adamın sefil görüntüsünün aksine öyle kendinden emin bir yürüyüşü vardı ki ister istemez Andreus fark etmişti adamı. İşini yaparken çok fazla belli etmeden adamı incelemeye başladı. Adam gençleri etrafına toplamış, koyu bir sohbete başlamıştı. Tüm gençler büyük bir merakla onu dinliyor, bazen onlar da konuşmaya katılıyorlardı. Andreus bir anlığına onlardan biri olmak istedi ancak kölelerin efendilerinin izni olmadan biriyle konuşması yasaktı.

Günler günleri kovaladı. Andreus her gün gelen adamı takip ediyor, özellikle onun yakınlarında çalışmaya gayret gösteriyordu. Bazen sırf konuşulanları duymak için iyice sokuluyordu adama. Aylar sonra nihayet biri seslenirken adamın ismini duyabildi. “Sokrates”. Andreus onunla bir kez olsun konuşabilmek için müthiş bir istek duyuyordu. Her gece uyumadan önce ismini defalarca tekrarlıyordu Sokrates’ in. Onun hakkında bildiği tek şeyi yani ismini unutmamak için tekrar tekrar söylüyordu.

Andreus, Sokrates’in her hareketini ezberlemişti ve onun bu güçlü, kendinden emin duruşuna içten içe hayranlık besliyordu. Cesaretini toplamalıydı ve Sokrates ile bir şekilde konuşmalıydı. Andreus uzun bir süre düşündü ve nihayet yemek molasında cesaretini toplayıp, isminin hakkını vererek sokaklarda Sokrates’e bakınmaya başladı. Sokretes’i her zamanki yerinde buldu. Her zamanki gibi bir köşeye oturmuş etrafını izliyordu.

Andreus zamanın kısıtlı olduğunu ve geç kalırsa çok ağır bir şekilde cezalandırılacağını biliyordu.  O yüzden kendine düşünme fırsatı vermeden hızlı adımlarla Sokrates’in yanına yaklaştı.

– Oturabilir miyim efendim?

Sokrates kölenin son derece endişeli olduğunu hemen anladı ve onu rahatlatmak için gülümseyerek yanıt verdi.

– Elbette oturabilirsin.

Bir süre ne söylemesi gerektiğini bilemeyen Andreus öylece durup Sokrates’e baktı. Sokrates karşısında oturan genç kölenin ne kadar gergin olduğunu görebiliyordu.

– İsmini öğrenmemin bir sakıncası var mı?

– Adım Andreus.

– Andreus öyle mi? Yunan dilinde cesur demek. Efendin sana bu ismi verdiğine göre oldukça cesur olmalısın.

– Hayır efendim.

– Öyleyse bu ismi neden yakıştırsın sana?

– Çünkü korktuğumu bilmiyor.

– Demek korkuyorsun. Korku ne demek peki? Bana açıklayabilir misin?

Andreus bu cevap karşısında şaşırmıştı. Nasıl olur da bir insan korkunun ne olduğunu bilmezdi? Yüzünde şaşkın bir ifadeyle cevapladı:

– Korku insanın içinde olan bir şeydir.

– Senin içinde olan bir şeyi efendin ya da bir başkası göremez öyle mi?

– Evet, efendim göremez.

– Öyleyse korkunu görmeyenler, varlığından dahi haberdar olmayanlar bu korkunu azaltamazlar değil mi?

– Evet.

– Yani söylediğine göre tek gören ve tek hisseden olarak yalnızca sen düzeltebilirsin bunu. Yanılıyor muyum?

– Hayır yanılmıyorsun. Kölenin cüretkâr tavrı Sokrates’i gülümsetmişti. Bu gülümsemeyi yanlış algılayan Andreus hemen kendini düzeltti.

– Hayır efendim yanılmıyorsunuz.

Sokrates Andreus ile arasındaki duvarları kaldırmak istiyordu.

– Ben senin efendin değilim ve bana siz demek zorunda değilsin. İzin ver iki arkadaş gibi sohbet edelim. Bana cevap ver ve bilmediklerimi öğret.

Andreus bu tavır karşısında şaşırmıştı. Bilmediklerimi öğret de ne demekti? Bir kölenin Sokrates’e öğretecek neyi olabilirdi ki? Andreus durup saatlerce günlerce konuşmak istiyordu ama efendisinin kızgın yüzü gözünün önüne geldiğinde ani bir hareketle oturduğu yerden kalktı. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Sokrates arkasından sadece gülümsüyordu. Çünkü bir arayış içinde olan bu genç ve cesur kölenin tekrar yanına geleceğini biliyordu. Nitekim tahmin ettiği gibi oldu. İki gün sonra Andreus tekrar Sokrates’in yanındaydı. Söze Sokrates başladı.

– Evet Andreus bana korkularından bahsediyordun.

– Korkularımdan değil efendim. Yalnızca bir korkum var. Uykularımı kaçıran türden bir korku. Bana bir tek siz yardım edebilirsiniz efendim. Bana ölümden korkmamayı öğretin.

– Ben sana bir şey öğretemem Andreus, yalnızca düşünmeni sağlayabilirim. Ölüm sence ne demek?

– Tam olarak kelimelere dökemem efendim. Sanırım kısaca hayatın son bulması.

– Hayatın son bulması kötü bir şey mi?

– Elbette efendim. Daha önce tanıdığım bir adam ölümümün tüm acılardan daha fazla acı verdiğini söylemişti.

– Henüz hayatta olan bir adamın bunları söylemesi sana mantıklı geliyor mu Andreus?

– Hayır efendim. Ama annemin ölürken attığı çığlıkları hatırlayınca adamın haklı olduğunu düşünüyorum.

– O çığlıkların sevinç çığlığı olmadığını kanıtlayabilir misin evlat?

Andreus derin düşüncelere dalmıştı bir yere odaklanmış sessizce bakıyordu. Sokrates devam etti.

– Sana bir soru sormak istiyorum Andreus. Oldukça iyi çalıştığın bir günün ardından ne yaşıyorsun?

– Yemek yiyorum. Hatta efendinin isteklerini eksiksiz yapıp, onu memnun etmişsem daha fazla yemeği hak ediyorum.

– Yani insanlar iyi şeyler yaptıklarında ödüllendirilirler öyle mi?

– Evet efendim.

– Öyleyse yaşamanın ödülünün ölüm olduğunu neden düşünmüyoruz Andreus?

Genç köle bu soruyu cevapsız bıraktı ve işinin başına döndü. Bütün gün Sokrates’in söylediklerini düşündü. Günler günleri kovaladı. Sokrates ve Andreus’un sohbetleri, genç kölenin epey yol kat etmesine sebep oldu. Sokrates ona bir bakış açısı kazandırıp, tıpkı söylediği gibi düşünmeyi öğretmişti. Her geçen gün Andreus un kaygıları daha da azalıyordu. Sokrates bir keresinde ona “endişelerinden kurtulmak istiyorsan yaşamaktan en çok korktuğun şeyin bir gün başına geleceğini kabul etmelisin” demişti. Andreus bu sayede ilk adımı attı ve ölümü kabullendi. Artık ölümü düşündüğünde vücuduna ağrılar girmiyordu…

Andreus aylardır Sokrates ile sohbet ediyordu ama hala müthiş bir doyumsuzluk yaşıyordu. Yine onun yanına gitmek için sabırsızca çalışırken sokaktaki karmaşa ve sesler dikkatini çekti. Kulak kabartıp dinlemeye başladı. Duydukları karşısında adeta dehşete düştü. Halk Sokrates’in idama mahkûm edildiğini söylüyordu. Böyle bir şey nasıl olabilirdi ki? Sokrates’in suçu neydi? Andreus bir anda kendini kaybetti, elindeki küreği fırlatıp delirmiş gibi koşmaya başladı. Efendisi arkasından bağırıyordu;

– Andreus! Seni aşağılık köle işinin başına geç yoksa seni gebertir leşini de aç köpeklere yediririm! Andreus!!!

Efendisinin öfkeli sesi Atina sokaklarını inletiyordu ama Andreus’un buna aldırdığı yoktu. Dakikalarca koştu ve nihayet olay yerine yetişebildi. Kalabalıktı ve herkes üzgün bir ifadeyle izliyordu olanları. Andreus kalabalığı yarıp ilerlemeye başladı ve sonunda ortada Sokrates’i görebildi. Etrafında birçok insan vardı ve bir kadın ağlayarak bir şeyler söylüyordu. Andreus kadının Sokrates’in eşi olduğunu düşündü. Sokrates herkesin aksine üzgün görünmüyordu. Sağ elinin işaret parmağı havada bir şeyler söylüyordu. Andreus ne dediğini duyabilmek için iyice yaklaşmaya çalıştı. Artık konuşulanları duyuyordu. Karısı ağlayarak haksız yere cezalandırıldığını, sürgünü seçmediği için aklından zoru olduğunu söylüyordu. Andreus Sokrates’in elinde parlayan cam şişeye odaklandı. Üzerine atlayıp onu durdurmak istiyordu. Ama bedeni düşüncelerine ihanet ederek yerinden kıpırdamıyordu. Sokrates elindeki şişeye baktı ve kalabalığı gözleriyle taramaya başladı. Nihayet gözleri Andreus’un gözleriyle buluştuğunda her zamanki içtenliğiyle gülümsedi ve…

– Ölüm anı geldiğinde onu kucaklayınız. Zira ölüm insanlara verilmiş nimetlerin en büyüğü olabilir, dedi.

Andreus bu sözlerin bizzat kendisine söylendiğini biliyordu. O da Sokrates’e bakıp gülümsedi. Sokrates hemen dizinin yanında oturan öğrencisi Plato’ya ve karısına da son kez bir şeyler söyleyip. Hiç tereddüt etmeden, hızlı bir hareketle baldıran zehrini ağzına boşalttı. Andreus bundan sonra neler olduğunu göremedi. Gözleri karardı ve ayakları kendisini taşıyamaz oldu. Adeta dizlerinin bağı çözülmüştü ve kendini yerde buldu.

Uyandığında ellerinden bağlanmıştı ve yüzü gözü çamur içindeydi. Andreus için bundan sonraki birkaç gün çok zor geçti. Efendisinden dayak yedi, aç bırakıldı ve en ağır işlerde çalıştırıldı. Ama tek bir kez bile yaptıklarından pişmanlık duymadı. Artık yaşamın farkındaydı. Sokrates onunla aylarca sohbet etmiş, sorular sormuş ve ona düşünmeyi öğretmişti. Farklı bir bakış açısı kazandırmıştı. Andreus hazırdı. Artık yaşam gibi ölümü de kucaklamaya hazırdı…

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment