GİRİŞ

 Bu yazımızda 11 Eylül olaylarının çerçevesinde ortaya çıkan dönem başkanı Bush’un ismini verdiği Bush Doktrini özelinde Türkiye’nin mevcut durumundaki olaylar ekseninde gerçekleşen başkanlık sistemi ve yeni anayasa çalışmaları hakkında ne kadar yaralı olabileceğini tartışacağız. Bu çalışmada ABD’nin baz alınmasının ve Bush Doktrininin seçilmesinin nedeni ise dünyadaki başkanlık sisteminin en iyi yaşandığı yer ABD olmasından kaynaklanmaktadır. Bush Doktrini örneğinin seçilmesinin nedeni ise Soğuk Savaş sonrası tek güç olarak ortaya çıkan ABD’nin gücünü açık bir şekilde kullanmasından kaynaklanmaktadır.

Uluslararası sistemde gücün nasıl dağıldığının uluslararası sistemin işleyişi ve uluslararası sistemde yer alan aktörlerin davranışları üzerinde önemli etkisi vardır. Soğuk Savaş sonrası dönemde meydanda tek hegemon güç olarak kalan ABD 90lı yıllar boyunca iyi ve sıcak ilişkileri esas alan bir politika belirlemiştir. İnsanın kendisini güvende hissetme çabasının temeli, dışarıdan kaynaklanan tehdidi tarih boyunca sürekli olarak tecrübe etmiş olmasına dayanmaktadır. Bu tehdit insanın kendisi de dâhil olmak üzere diğer tüm varlık türlerinden kaynaklanabilmektedir.[1] Bu bağlamda kimi toplumlar ve devletler güven içinde olmanın yolunu dünya sorunlarından uzak kalarak belirlerken kimi devletler ise dünyayı kendi yaşam sahası olarak görmüşler ve bu alanı tamamen ele geçirerek güvende olabileceklerini düşünmüşlerdir. Bazı devletler de diğer devletlerle ittifak kurarak güvende olunabileceğini savunmuşlardır. Tabi bunların hepsi her zaman işe yaramamıştır. Bütün bu güvenlik sağlama yöntemlerinde ABD’nin izlediği yol ise tek başına sahip olduğu hegemon güç olduğu tek kutuplu yapının sürdürülmesini sağlayacak güç unsurlarının oluşturulması büyük önem arz eder. Terörizme karşı kullandığı demokratik barış teorisi ve önleyici savaş yöntemleri kullanılarak tek kutuplu hegemon olduğu gücü korumak istemiştir.

 

 

  1. 11 Eylül Öncesi Gelişmeler, 11 Eylül Olayları ve Bush Doktrininin Hazırlık Safhası

 

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin politikalarını etkileyen birçok olaylar meydana gelmiştir. Körfez Savaşı, Çin’in dünyaya açılması, Ortadoğu’da İran politikaları, Rus ekonomisinin küreselleşmesi ABD’yi hayati açıdan etkileyen olaylardır. Ardından 11 Eylül olaylarının patlak vermesi ABD’nin güvenlik önceliklerini yeniden belirlemesine neden olmuştur.

2-) BUSH DOKTRİNİ

 

Başkan Bush’a kadar ABD başkanları içinde 1957 Rusların Sputnik’i uzaya göndermelerinden bu yana hiç kimse bu kadar savaşa yaklaşmamıştır. Başkan Bush bu olayın ardından hemen yeni güvenlik stratejisini belirlemiştir.

11 Eylül’den 1 yıl sonra ortaya konan ve Bush Doktrini olarak anılan bu kararlar 9 bölümden oluşmaktadır. Bush Doktrininde ele alınan konular şöyle özetlenebilir; siyasi ve ekonomik özgürlükler aracılığı ile insanlık onurunu yüceltmek, terörizm ve kitle imha silahlarına (weapons of mass destruction-WMD) karşı güvenlik sağlamak ve ihtilaf alanlarına müttefiklerle birlikte müdahale etmektir. Bu perspektiften bakıldığında ABD’nin bu doktrindeki amacı uluslararası barış ve güvenliği sağlamada BM dururken ihtilaf alanlarına müttefiklerle birlikte hareket edeceğini bildiriyor. Bundan maksat ABD BM’ye üye olanları fakat ABD’nin yanında olmayanları müttefikten saymamaktadır. ABD Bush doktriniyle birlikte kendine çok geniş hareket alanı sağlamıştır. Doktrinde ayrıca terör ve diktatör yönetimlerle de mücadele edileceğinin altı çizilmiştir. Doktrinde dikkat çeken başka bir nokta ise terörle mücadelede de her türlü yolun kullanılabileceği askeri müdahalenin de olabileceğidir. Ayrıca terörün küresel sorun olarak ilan edilmiş ve terör örgütlerin hassas ve yüksek teknolojiyi ele geçirmeleri engellenmek istendiği üzerinde durulmuştur. Bu doktrinde asıl nokta, önemli olan kısım ise “ önleyici savaş (preventive attack) ” kavramıdır. Bu stratejinin temel amacı tehlike oluşturabilecek bir yere, potansiyel tehlike olarak görülen bir yere herhangi tehditsel bir harekette bulunmadan müdahale etme izni ve yetkisi vermektir.

Bush Doktrini serbest ticaret ve ekonomik gelişmeyi desteklemesi ve demokratikleşme adı altında aktif çalışmalarda bulunacak olmaları devletlerin iç işlerine müdahale edebileceklerinin ve ABD’nin elini çok kuvvetlendirecek kozlarının bulunduğunun göstergesidir.

ABD bu doktrinle beraber ortaya “ serseri devletler (rogue states)” kavramını ortaya atmıştır. Bu kavramın ifade edip vurguladığı nokta ABD’ye tehdit olabilecek bütün devletleri kastetmektir. Bu kavram o devletlere karışma hakkını ve gerektiğinde müdahale hakkını doğurmuştur. Bu doktrinde dikkat çeken başka nokta ise hukukun önceliği ve uygulanması üzerinde durulması fakat ABD kendi vatandaşları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul etmemesi kendisiyle çeliştiği noktadır. Bütün bu açıklamalar ve ortaya konan hususlardan da anlaşılabileceği gibi ABD, yeni ulusal güvenlik stratejisini uluslararası alanda ortaya çıkacak yeni tehditleri karşılayabilecek şekilde sistemin oluşturulmasını temin etmeye ve bunun sadece kendi sorumluluğu ve sorunu olmadığını dünyaya anlatmaya çalışmıştır. Fakat bunu belirtirken oluşan yeni sisteminin de iplerinin kendi elinde tutmak istediğini belirtmiştir.

TÜRKİYE’DE BAŞKANLIK SİSTEMİ TARTIŞMALARI

Ülkemizde başkanlık tartışmalarının doğmasına neden olan temel olgular aşırı parçalanmaya ve koalisyonlara neden olduğu iddia edilen parlamenter sistem ve parti sistemidir. Başkanlık sisteminin benimsenmesi koşuluyla siyasi krizlere ve istikrarsızlıklara neden olan koalisyon hükümetleri ortadan kalkacak ve yerine gelecek olan yürütmenin güçlü yapısı ile muhtemel krizler de önlenmiş olacaktır.[2]

Yakın geçmişte yaşadığımız olaylar dikkate alındığında Türk Siyasal Sistemindeki bölünmüşlüğün ve parçalanmışlığın negatif çıktıları bariz bir şekilde görülmüştür. Güçlenmeye çalışan ve bu yolda somut ve emin adımlarla yürüyen Türkiye’nin bu noktada kendi içinde kanayan yarasının tedavisi olarak başkanlık sistemi görülmüştür. Ortadaki verileri incelediğimizde, Türkiye’nin mevcut konumu, mevcut durumu ve gelecek için planları göz önüne alındığında bu noktada başkanlık sistemi daha hızlı ve etkili kararlar alınabileceğinin olduğu bir gerçektir. Yukarıda bahsettiğimiz ABD’nin 11 Eylül sonrası tutumuyla Türkiye’nin güncel durumu arasında bir bağ kurduğumuzda ABD’nin ortaya atığı doktrinle bir çok kararını daha hızlı aldığını ve sonuca daha çabuk ulaşıldığı görülmüştür. Gelişen ve büyüyen Türkiye’nin böyle bir döneminde başkanlığa geçmesinin yararlı olacağı ve ortadaki parti dağınıklığını ve belirsizliklerini ortadan kaldırıp yeni süreçte yapılan karar almayı yavaşlatma çalışmalarının önüne geçileceği bariz bir gerçektir.

Bu gibi olumlu yanlarının yanı sıra Türkiye’de uygulamaya konulabilmesi açısından bu sistemin dikkat edilmesi gereken en önemli noktalarından en dikkat çekeni kurumsallaşmış parti yapısına sahip olmaktır. Oluşturulacak olan bu yeni sistem beraberinde hesap sorma diye adlandırabileceğimiz bir mekanizmayı da beraberinde getirmektedir. Kişiliğin ön planda tutulduğu parti liderleri tarafından yönetilmeye engel olmaktadır. Parti liderleri ile anılan Türkiye parti sistemi ve yürütmenin yasamanın denetimi olmaksızın görev süresini sonuna kadar kullanacağı göz önünde bulundurulursa, lider egemenliğinin pekişeceğini ve pek çok noktada tartışıldığı gibi demokrasi geleneği tam olarak oturmamış ülkelerde otoriter bir yönetime doğru ilerleyebileceği tehlikesi ortaya çıkabilir.[3]

Sonuç olarak elimizdeki tabloya baktığımızda artıları ve eksileri olan bu konuda halen bir mutabakat sağlanamamıştır ve görünen o ki bu tartışmalar uzun uzadıya sürecektir.

[1] Arif Behiç Özcan, “Uluslararası Güvenlik Sorunları ve ABD’nin Güvenlik Stratejileri”, http://www.iibf.selcuk.edu.tr/iibf_dergi/dosyalar/01348092909.pdf

[2] http://seal.atilim.edu.tr/turkiye-ve-baskanlik-sistemi

[3] http://seal.atilim.edu.tr/turkiye-ve-baskanlik-sistemi

 

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment