“Tıpkı sana söz verdiğim gibi…”

Ben aslında yazı yazmayı pek sevmem. Sevmem değil de beceremem işte. Kafamda da bir sürü cümle vardır. Otobüsteyken mesela. En çok otobüsteyken yazasım gelir. Otobüs mü daha hızlı gider, kafamdakiler mi, onu henüz keşfedemedim. Belki de nice Hasan Ali Toptaş’lar tükettim minibüs yolunda. Olsun. Ne olacak hem? Daha yazılacak çok zaman var. Dokunacak çok el, uyunmayacak çok gece var. Neden bu karamsarlık?

Yazı yazmayı çok istiyorum aslında. Laf aramızda yukarıda yalan söyledim, çok da güzel yazarım. Sadece birilerinin okuması ihtimali beni çok tedirgin eder. Yani nasıl desem, sanki birileri benim olan bir şeyleri çalacakmış gibi gelir. Sanki o birileri benim elimi, kolumu, ağzımı bağlamış da demek istediklerimi tam olarak açıklayamayacakmışım. O yüzden yazmam. Büyük bencillik değil mi?

Kimileri yazmaya öykü ile başlar, kimileri şiirle. Kimileri ise oturur ansiklopedi yazar. Ne büyük iddia ne büyük kibirdir ansiklopedi yazmak. Aslında tam olarak şu demek, “Ben, senin olmadığın yerlerde oldum. Senin duymadığın sesleri duydum. Senin görmediklerinse benim görmekten bıktıklarım oldu. Yani ben, evet evet ben, her şeyi biliyorum. İnsanlığı da bilgilendirmek istiyorum. Çünkü malum enformasyon çağı. Ho ho ho.!”

Yok böyle bir şey.

Yeni şeyler yazmaya korkarak alıyorum bilgisayarı elime. Eski dosyaların arasında geziniyorum bir bir. Yazılmış, adanmış satırları buluyorum. Okuyup gülümsüyorum kendime. Bazen sinirleniyorum “Bu böyle mi yazılır be kızım!” diye, kendime. Zaten benim bütün sinirim ve kızgınlığım kendime. Bir de şey der annem, “Ne ettiysen kendine ettin! Ben sana söylüyorum, seçim senin.” Ne kadar kolay gözükür dışarıdan değil mi bir şeyleri seçebiliyor olmak. Birden fazla gidilebilecek yol ve birlikte yürünebilecek insan vardır. Seçim senindir! Bu kadar basit.

Kol saatim sol bileğimi sıkıştırıyor. Sağ bileğimde de kendi dizdiğim rengarenk bilezik var. O da acıtıyor canımı ama onu çıkartmıyorum. Çünkü onu ben yaptım. O benim. Saat benim değil. Hele zaman hiç benim değil.

Hem susmak istiyorum hem anlatmak istiyorum. Hem konuya gelmek istiyorum hem de koşarak uzaklaşmak istiyorum. Uzaklaşmak isteyen tarafım bile kalıp yazma ihtiyacı ile zorluyor beni. Duvara sıkıştırıyor. Bu sefer kendime söz verdim. Öyle çıkışsız, bireysel bunalımlı, derin düşünceli işlere girişmeyeceğim! Yalan söyledim, girişeceğim. Çünkü ben çağımın insanı olmak istiyorum. İçimin takıldığı düğümü çözme işini başka zamana bırakabilirim demekse işin kolay yanı.

Sizden yardım istiyorum. Ancak önce konunun ne olduğunu bilmeniz gerekiyor. Keşke bilmeden yardım edebiliyor olsanız. Olmaz mı? Olmaz tabi, nasıl olsun. Hiç beklemediğim bir parça çalmaya başlıyor. Fransızcasını dinleyince sanki bir meziyetmiş gibi seviniyorum. Halbuki şarkının Türkçe karşılığı tam bir sığlık abidesi! Yanlış algımın farkında fakat ona müdahale etmeden bu sevinci içimde yaşamaya devam edeceğimi biliyorum.

Kimsenin beni tanımadığı bir adaya düştüm. Bu adada da bir masalın içine sıkıştım. Büyük kapıdan hasarsız geçmem için sihirli sözcükleri söylemek zorundayım. Size kurgusal bir gerçekliği anlatacağım. Korkmak, darılmak, gücenmek yok! Okuru ile konuşan yazar gördünüz mü hiç? Bilmiyorum. Gogol vardı, eğer dinlemiş olsaydınız. Ölü Canlar kitabını yazarken nasıl da tırmalamıştı oysa. Benim de yapmak istediğim bir nevi bu. Biz ikimiz, seninle ben yani, birlikte buradayız. Burada olanlardan sen de sorumlusun yani. Sadece haberin yoktu, artık var.

Hikmet Benolları, Olricleri, Albayımları, Monaları, ve C.leri tekrar tekrar kullanmak hem yüzsüzlük hem cesaretsizliktir. Yazar kişisi kolaya kaçar. Yazarını aşan yaratımın tarihsel ve toplumsal koşullarından çalar. Ben daha büyük bir yüzsüzlük ve cesaretsizlik örneği göstererek tanrısal bir yaratımı çalacağım. Bu hikâye boşalan babaların hikayesidir. Onlar ki boşalmış ve çocuklarını ilk kez terk etmişlerdir.

Başlıyoruz.

Onaylanmaya ihtiyacımın kalmadığını fark ettiğim ve ilk elmayı ısıran kadının mahcupluğunu üzerimden attığım günlerden birisiydi. Yine konunun ortasından girip başından çıkıyorum değil mi! Ah benim ahmak kafam, çok özür dilerim! Şöyle düzeltmeliyim. Biri var. Benim yanımda. Hep benim yanımda. Gitmesini istediğimde vicdan azabı çektiğim gittiğindeyse kendimi tırmalamak istediğim biri var. Düşünmeme gerek kalmayan yanımda beni bekliyor. Tıpkı zihnimin bir uzantısı gibi davranıyor. Onu yenmek demek kendimi yenmek demek.

Konuşan yanımda. Cümle noktalarımın yanı başında duruyor. Sakinliği ve kendisini kaderine bırakan gevşekliği oldukça sinir bozucu. Tutup omuzlarından onu tüm gücümle sallamak, “Kendine gelsene be adam!” diye denize fırlatmak istiyorum. Tahmin edersiniz ki yapamıyorum. Dünya üzerinde gerçekleşen tanışmaların en şık olanında biz vardık halbuki. Bir ipi birlikte tutmuştuk. Öylesine kimsenin bilemeyeceği şekilde tutmuştuk ki, ipimiz dengede kalmıştı.

Hareket etmeyen ip, düşünce uzantısı olma hali ve şık tanışmaların bir sentezinden oluşan dostluğumuz henüz bir maşuk olma halini almış değil. İki tanışığın birbirinin farkına varmasıyla başlayan ve hiçbir karmaşa barındırmayan ilerleyiş, diyalektiğin tüm yasalarına aykırı çıkıyor.

Sonra aramızda bir şey oldu. Ne ben ne de o öyle bir günün bir ucundan tutacağımızı bilmiyorduk. Soyunmaya başladık. Onun gözleri çok güzeldi. Sevişirken çok şey konuştuk. Gece yarısını çoktan geçmişti. Gecenin yarısının nerede başlayıp nerede bittiğine biz karar veriyorduk. Sabaha karşı dörtte gün bitti. Bizim dışımızda sevişenler bizi doğurdu. Sabaha karşı dörtte biten günlerin mucidi olmak bize tecavüzlerimizin dört bir yanına ayna koymayı öğretti. İkimizin de tecavüzleri vardı. Yüzümüzde, kolumuzda, sağımızda, kimi zaman solumuzda, ilkokulda okuduğumuz sınıfın coğrafya haritasında, apartman boşluğunun yanı başında, bir postacının kirli bıyığında.

Erkekteki en büyük travma kadınların her ay kanadığını öğrendiğinde başladı. Sonra bunu unuttu. Çünkü kadın kanaması onun gözünde hatalı bir eylemdi. Sonrası daha da ilginçleşti. Travmatik nefreti kendi varoluşunu görmezden gelmesine sebep oldu. Nereden gelip nereye gideceği bilgisi çok silikti. Zira o anda da nerede olduğunu pek bilemiyordu.

Dans etmek benim için ilkokul yıllarından beri hep bir ıstırap olmuştu. Sebebi hem basit hem de bir o kadar Freudyan idi. Öyle bir eğitim sistemi düşünün ki, anne memesinin kokusundan henüz kopartılmış çocuk itaatkâr olmamasının cezasını çöp tenekesinin olduğu köşede tek ayağının üstünde bekleyerek ödesin. Bu da ceza olsun. Dengede durmayı öğrenmeye nefretimiz hep buradan geldi. Kafamızı kaldırdığımızda ise Türkiye haritası görürdük. Yani bir taşla iki kuş! Bize hem coğrafyayı sevdirmediler hem dans etmeyi. Oysa biz onunla Fırat Nehri’nden Boğa heykeline dans ede ede gelebilecek kuvvetteydik.

Soyunmuştuk ve onun gözleri çok güzeldi. Ne kadar eksik kaldığım yer varsa daha da yardım her birini. Giderek derinleşen eksik yanlarımı sevmeye başladıkça çekilmez bir insan oluverdim. Bu çekilmezliğim zekâ ile birleştiğinde de tek kaldım. O ise en az benim kadar gerçekti. Ancak dünya ikimizin aynı anda aynı yerde ve aynı zamanda olmasını kaldıramayacak kadar zevzek bir dünyaydı.

Soyunmak tehlikeli mesele. Düşünün ki savaştasınız ve dört bir yanınız ölülerle dolmuş. Etraf ölü kokuyor. Yapılmış ve yapılabilecek tüm hesapları yapıyorum. Önce çocukluğumu çıkartıyorum. Bu savaştan galip çıkmalıyız. Susan düşmanlarımızı kışkırtmalı onları ekmeğin üzerindeki reçel yapıp yemeliyiz. Öbür türlü sürme peynir kutusunun kıvrımında kalmış ve hiçbir bıçak ile ulaşılamayan bozuk peynir oluruz.

Burnunun altında siyah bir ben, yanağında ise gamzesi olan bir kadının hayatta sahip olduğu iki şey siyah beni ve gamzesidir. Kalanı kalandır. Gelip geçen bakar. Bense ona o gece bir ben ve gamzeden çok daha fazlasını veriyorum. 6 yaşında olduğumu söylüyorum memelerimle. Hiçbir zaman anlamıyor. Bir kadının iki memesini paylaşmak değildir mesele. Mühim olan bir erkeği iki memeli yapabilmektir. Korkan gözlerim suyun üzerine birkaç saniyeliğine çıkmış fok balıkları gibi huzursuz. Fark etmiyor. Oysa ben henüz 6 yaşındayım. Duymuyor. Sanıyorum ki adıma tezler yazacak ve ben de onları okuyacağım.

Eskiden bir yerde çalışırdım. Her gün aynı şeyleri tekrarladığım türden bir işti benimkisi. İnsanlar beni tanır ve çok severdi. Herkesin her dediğini yapar, her işini hallederdim. Keşke halletmeseydim ve iyi ki halletmişim. Bu zıtlıklar olmasa hayatımın kesinlikle anlamsız kalacağını düşünüyorum. Oradan ayrılışım kendi istediğim bir şeydi. Kısmen. İlerlemeliydim. Üretemediğimi bildiğim yerde daha fazla kalmak beni çürütmeye başlamıştı.

İlk defa bir şeyi reddedeceğimin bilincinde eski patronumla konuşurken küllerimin kokusunu içime çektiğim için kendimi kusacak gibi hissetmiştim.  Yeni bir senteze ulaşmalıydım. Öncesini reddetmeli ve bir çelişki yaratmalıydım. O kadar çözümsüz olmalıydım ki, ipi yakıp külleri üzerinde tepinmekten başka çıkış yolum kalmasın. Sahiden böyle de oldu.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment