Bir keşişin hayatının anlamını bulmak için yaptığı yolculukta karşılaştığı olaylar.

Bir gün, hiç bilmediği daha önce gelmediği veyahut görmediği bir tapınağı rüyasında gören Keşiş Corvu uykusundan uyandığı vakit rüyasını anlamaya ve bu rüyaya bir anlam yüklemeye çalışır, ama hiçbir anlam yükleyemez.

Günleri düşüncelere boğulmuş bir şekilde Corvidae Tapınak’ına doğru yol alır, günler günleri kovalar, güneş yerini geceye bırakırken gitmek istediği yere Corvidae Tapınak’ına varır ama Tapınak’ta hiç kimse yoktur, bu durum Corvu’nun dikkatini çeker ve araştırmaya başlar, Tapınağın dışında bu yanıtı bulamaz ve içeriye girer.

Tapınak’a girdiği vakit karşısında bir heykel görür ve heykelin üzerinde “Cingulomania” yazmaktadır. Keşiş birden durur ve rüyasında buna benzer bi’ kelime gördüğünü düşünür, evet, doğru hatırladı. Ve gözlerinde bi’ anlıkta olsa bir anı canlandı henüz yaşamadığı ama yaşayabileceği bir anı idi.

Anı gözlerinin önünden kayboldu ama daha önce hiç fark edemediği veyahut görmediği bir ışık hüzmesi belirdi ve hareket ediyordu… Keşiş Corvu bu ışık hüzmesini takip etmeye başladı, tekrardan günler günleri kovaladı, güneş yerini geceye bıraktığında Keşiş Corvu bir orman girişine geldi.

Ormanın içine derinlerine doğru yürümeye başladı, etraf o kadar sessizdi ki kendi kalp atışını duyabiliyordu, heyecanlanmıştı çünkü gördüğü rüyaya anlam yükleyebileceğini düşünüyordu, cevaba yaklaştığını hissediyordu.

Ormanın çıkışına doğru yaklaştığında apayrı bir manzara ile karşılaştı ve duraksadı, tekrardan bi’ anı canlandı gözünde daha önce yaşanmamış ama yaşanabilecek bi’ anı idi. Rüyasında gördüğü manzarayı tekrar gördü ama bu sefer rüyasında gördüğü manzara ile bulunduğu yer aynıydı, inanamadı. Gözlerini ovuşturdu defalarca ovuşturdu, ama sonunda anladı bu bir rüya değildi.

Sağ tarafında karlarla örtülü sıra sıra tepeli dağlar vardı, şaşırdı ve soluna baktı, solunda ise yemyeşil bir orman vardı, ağaçlar o kadar canlıydı ki dallarındaki portakallar parlıyordu. Ve önüne baktığı vakit o kadar saf bir deniz vardı ki tam tepede duran Ay kendi yansımasını bir ışık gibi denize yansıtıyordu.

Tam o sırada Ay’dan aşağı doğru süzülen birini gördü, rüyasında anlam yüklemeye çalıştığı, hayatının anlamı olduğunu düşündüğü kişiyi gördü, Ay ışığı kadar parlaktı. Gördüğüne inanamadı, gözlerini ovuşturdu ama gördüğü şey gerçekten de karşısındaydı. Sarılmaya çalıştı ama yapamadı, üzülür gibi oldu ve önünde duran denizde kendi yansımasına baktı, şaşırdı.

Gördüğü şey bir ışık hüzmesiydi, kendisini bir ışık hüzmesi olarak gördü ve kendini bir güneş ışığı gibi görmek istedi. Gökyüzüne doğru süzülürken yanında Ay ışığı kadar parlak olan kişi de vardı ve o an “Cingulomania” kelimesinin ne anlama geldiğini anladı.

“Birini, sevdiğin ya da sevebileceğin birisine sarılmak için duyulan büyük arzuya, Cingulomania deniyormuş.”

Ve o andan itibaren Güneş kadar iç ısıtan ışık ve Ay kadar parlak olan ışık bir olup gökyüzüne doğru süzüldüler.

 

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment