Propaganda Oyunu belgeseli  Kuzey Kore’nin yerleşik yaşam düzenine bir ışık tutmakla birlikte, siyasi açıdan inşa edilen komünist rejimin toplumsal yaşamdaki yerine dair de oldukça aydınlatıcı bilgiler veriyor. Bilindiği gibi kapitalist siyasi düzlemin dışında yer alan Kuzey Kore diğer ülkelerle ilişkilerinde oldukça sınırlı bir çerçeve çiziyor. Ülkesi dışında ekonomik alışverişe mümkün olduğunca dahil olmayan Kuzey Kore, içe dönük bir yapılanma inşa etmiştir. Kurucu Kim Il-Sung tarafından ortaya konan Juche doktrini, kendi kendine yetebilen bir politikanın ve tekil var olma ile başarılabilen bir duruşun temsilidir. Bu güç sayesinde bağımsız duruşunu somut bir çerçevede inşa eden ülke siyasi yönetimi gereğince, diğer ülkeler ile iletişimi minimal düzeye indirgeyerek kapitalist ekonominin hegemonyasına boyun eğmekten kendini kurtarmıştır. Ancak bu ülkenin kendi hegemonyasını bilfiil yaratmayacağı anlamına mı gelmektedir? Yani, komünist bir siyasi ideoloji benimsenmesi, ülkenin adil bir yaşam üzerine inşasının bir kanıtını mı oluşturur, yoksa burada bir maske görevi mi benimsenmiştir?

Ülkenin siyasi ideolojik söylemi, gündelik yaşam pratiğinin ta kendisi olmuştur. Belgesel içerisinde sıkça karşılaştığımız bu durum, komünist bir toplumda dahi ideolojinin gündelik yaşama dair konuşmalarda, kendi temsilini diğerini (kapitalist ekonomileri) ötekileştirerek oluşturduğunun bir kanıtıdır. Tabi tek başına bir komünist rejimin inşasında Kuzey Kore’nin üstlenmiş olduğu görevin yükümlülüğünü unutmamak gerekir. Ancak rejim güvenilirliğinin diğerlerinin soyutlanması üzerinden inşası, doğru bir aklın temsilini mi verir bize?

2015 yılında Álvaro Longoria’nın yönetmenliğini üstlendiği belgeselde, dikkatimi çeken bir farklılık da lider Kim Jong-Un sonrasında ülkenin en önemli adamlarından biri haline gelmiş Alejandro Perez’dir. Şaşırdığım yönü, Perez İspanyol kökenli yani sonradan görme bir Koreli’dir. Çocukluğundan itibaren komünizm sempatizanlığı ile büyüyen Perez, Kuzey Kore’ye yerleşerek burada ülkenin adeta demirbaşı haline gelmiştir. Röportaj boyunca konuşmaların çoğuna dahil olan Perez, duruşu ve bakış açısı ile ülkenin ideolojik temsilinin vücut bulmuş halidir diyebiliriz.

İdeoloji kendi konumunu sağlamlaştırmak için ne kadar ileri gidebilir? Bu durumu bir yandan kapitalist bir ülke olan Amerika, diğer yandan komünist rejimin son kalesi Kuzey Kore olmak üzere iki açıdan okuyabiliriz. Amerika’nın kendi ideolojik söylem pratiğini, bir diğer açıdan kapital ekonomik liderliğini sürdürebilmesi için çeşitli şekillerde görünürlüğünü hem diğer ülkelerin hem de vatandaşlarının hafızalarına kazıması gerekir. Bu ‘hafızayı çivileme’ metodunun en önemli ayağını da medya oluşturur. Bilindiği üzere Almanya’nın Nazi Dönemi süresince, Yahudilere ve diğer halk üyelerine karşı yürüttüğü ‘ortadan kaldırma’ politikasının en önemli araçlarından biri de yine medyaydı. Bu dönemin bilgisini edinmek için, Nazi Dönemi isimlerinin yargılandığı ‘Nuremberg Mahkemeleri’ filmini izlemek faydalı olacaktır.

Belgesel içerisinde Amerikan medyasının hiçbir şekilde ülke sınırlarına dahil edilmediğini görüyoruz. Buna rağmen, Kuzey Kore hakkında medya tarafından yayınlanan bilginin çokluğu bizi ülkenin yaşantısı hakkında bir sorgu sürecine dahil eder. Bilinemezliğin hakim olması gereken, keşfin dağın ardında kalıp da göremediğimiz deniz gibi uzak olması durumu hakimken; nasıl oluyor da Kuzey Kore hakkında bu bilgiler elde edilebiliyor? Zihinlerde istenilmeyen olarak inşa edilen Kuzey Kore’nin günlük yaşantısı ve siyasi ideolojisinin birincil ağıza dayanarak sorgulanması belgeselin ana temalarından biridir. Belgeselin asıl öneminin yattığı birinci merkezi bu kısımdır, ikinci merkezden yazının ilerleyen bölümünde bahsedeceğim. Bu sorgu ve gizemli ülkenin somut bilgiler ışığında keşfi ülke hakkında soyut  ancak kemikleşmiş bilgi yığınının da berraklaşmasına yardımcı olacaktır.

 

Kuzey Kore’nin medyayı kullanarak kendi sesini oluşturması ise ülkenin ve siyasi ideolojinin korunmasına yöneliktir.  Bu ideolojinin korunması için, çocukluktan başlayan bir eğitim sürecine tanık oluruz. Çocuklar okullarda dönemin ilahlaştırılan liderinin aşkıyla büyüyüp, ilk basamaklardan itibaren komünist ideolojinin söylemini içselleştirme yoluna gidiyorlar. Bu içselleştirme yolculuğunda belgeseller önemli bir yerde duruyor. Ülkenin siyasi komünist ideolojisinin korunması ve sürekliliği için eğitimin ilk basamaklarından itibaren video, belgesel ve filmlerle zihne yer etmesi sağlanıyor. Bu ideolojinin zihne yer etmesi, diğer ideolojilerin dışlanması anlamına geliyor ki, bu taraflı bir zihin yapısının ürünü olduğu düşüncesini doğurabilir. Ancak bu noktada şu durumu açıklığa kavuşturalım. Adorno ve Horkheimer’ın ortak bahsettiği kitle kültürünün hakim olduğu bir aklın ürünü olan kapitalist ideolojinin, tamamen farklı bir kültürün içine sızmasını engellemek zehirli bir yılanı henüz sizi sokmadan öldürmeye benzer. Ne zaman canınıza kastedeceğini bilemeden onu vücudunuzdan uzak tutmak istersiniz çünkü harekete geçeceği zaman her zaman belirsizliğini koruyacaktır. Perez ise kapitalist ekonomilere yönelik eleştirisini, her fırsatta dile getirmekten kaçınmayan bir çizgide belgeselde yerini alır.

Ülkenin kendi siyasi yapısının sürekliliğini gerçekleştirmesi için, aşılanan vatan ve ideoloji  sevgisi insanların gözlerindeki bakışla da ifade edilebilmektedir. Ne zaman ki, ülke ve lider hakkında soru sorulsun; röportaja dahil edilen kim olursa olsun ya gözleri doluyor ya da milliyetçi, güçlü bir duruş sergilemek adına militer bir konuşmaya başlıyor. Burada aklıma takılan ve belgeselin öneminin bulunduğu ikinci merkezi de Perez ve diğer liderlerin sürekli övdüğü, yıkılmaz komünist iktidar ve ideoloji neden diğer ülkelerin medyasına karşı tahammülsüz, kabul edilemez bir tavır içinde? Perez bu durumu, ülkenin onurunu lekeledikleri için taraflı bir bakış açısına sahip yabancı medyayı, ülke sınırları içine alamayacakları şeklinde açıklıyor. Bana kalırsa bunun temelinde bir korku yatıyor, ülkenin komünist ideoloji seyrinin dışına çıkıp kapital sermayenin içerisine dahil olacağı korkusu. Tabi ki de bu korku ülkenin içini sürekli kemirecektir, ancak bu söylemlerin altında dahi gizli bir korku payının sezilmesi ülkenin siyasi ideolojisini muğlak bir zemin üstünde inşa eder. Ancak izledikten sonra öznel, özgür iradenizle tartacağınız için, benim yazım sadece bir komplo teorisi!

Sonuç itibariyle, belgesel boyunca derinden bir komünizm eleştirisi ve savunusu arasında kalıyorsunuz. Bir yandan Perez’in görüşleri, diğer yandan röportajı gerçekleştiren ve Kuzey Kore hakkında belirli bilgi birikimi bulunan insanların görüşleri ikili merkezli bir bakış açısından düşünmeye zorunlu bırakıyor bizleri.

Cansel Taşkın
Anadolu Üniversitesi sosyoloji bölümü 4.sınıf öğrencisiyim. Eskişehir'de yaşıyorum. Film izlemek en büyük hobim. Ayrıca Godfather isimli sine-teori dergisinin yazı kadrosundayım. İlerde medya üzerine yüksek lisans yapmayı ümit ediyorum. Bana şans dileyin! Herhangi bir konu hakkında sormak istediğiniz bir şey olursa, kaynak vb. elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım. Sevgiler, saygılar.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment