LoadingSonra oku

Kahvaltıyla hiç aram olmadı. Annemin tüm zorlamalarına rağmen fazla yemezdim o öğünde. Ama o gün farklıydı! Yemek zorundaydım, güçsüz kalamazdım. Çünkü öğleden sonra maç vardı. Üstelik sıradan bir maç değil, aşağı mahalleyle oynayacaktık! Lokmaları hızla yutmaya çalışırken bir yandan maçı kafamda oynuyor, diğer yandan da gözlerimle geceden hazırladığım kramponlarımı kesiyordum…

Yemeğimi bitirmemle sofradan kalkmam bir oldu. Hemen kendimi sokağa attım. Gördüm ki arkadaşlarım da benim kadar heyecanlı ve sabırsız imiş. Hepsi dışarıdaydı. Yanlarına gittim ve maçla ilgili planlar yapmaya başladık. “Sen şurada oyna, ben bu adamı alırım” gibi yaşımızın elverdiği ölçüde taktiksel bir konuşma yaptık ve maçın oynanacağı alana doğru yol aldık.

Biz o zamanlar Ankara Kalesi’nde oturuyorduk. Gidenler bilir, Bizans dönemindeki arenalara benzer. Kalenin içinde elips şeklinde boş bir alan vardır. Etrafı da yüksek duvarlarla çevrilidir. Çocuk dünyamızın Old Trafford’uydu… Azımsanmayacak seyirci de vardı o gün. O gün, başta mahalleden ağabeylerimiz olmak üzere, azımsanmayacak derecede seyirci de vardı. Ağabeylerimiz teknik direktör gibi komutlar veriyor, maçı bizle beraber yaşıyordu. Maçlarımızda kural 5’te devre 10’da biter şeklindeydi. Ama bu maç özeldi. Seyirciler arasındaki ağabeylerden biri süre tuttu, 20’şer dakikadan iki devre oynayacaktık.

Maçın başlamasıyla gol yememiz bir oldu. Ancak dağılmadan skoru eşitledik. İlk devreyi böyle bitiriyor iken bir pozisyonda ayağıma sert bir darbe aldım, yere yattım. Hemen takım arkadaşlarım yanıma koştu. Rakip takımla münakaşa edenler de oldu. Herkes birbirini kolluyordu. O an devam edemeyecek gibi olsam da oyundan çıkmak istemedim. Çünkü bütün bir hafta buna hazırlanmıştım. Hem takımımı da yalnız bırakamazdım. Yedekte oyuncu da yoktu. Bir kişi eksik oynarlarsa yenilme ihtimalleri vardı. Bunu göze almak istemedim ve devam ettim. İlk kez sorumluluk duygusunu ve fedakarlığı o an tattım.

İkinci devreye ağrıyla da olsa devam ettim. Dakikalar geçtikçe iki takım için de gol yeme korkusu arttığından ilk yarıdaki kadar güzel bir oyun olmadı. 1-1 bitti, yenişemedik. Maçı kazanamamıştık belki ama yenilmemiştik de. Maç sonu herkes pozisyonları tek tek değerlendiriyordu. Şimdi televizyonlarda yapılan programların 90’lar çocuk versiyonuydu. Maçı yorumlarken herkes birbirini övüyordu. Cafu gibi, Zidane gibi, Hagi gibi, Sergen gibi.. Herkes kendini dönemin yıldız oyuncusuna benzeterek anlatıyordu maçı.Keyifler yerindeydi. Maçı kazanamadık belki ama o gün maçtan daha önemli şeyler kazanmıştık. Takım olmak, birlik olmak ne demek o gün öğrenmiştik.

Futbolun her zaman karanlık bir yüzü vardır. Bu bir gerçek. Ayrıştırıcı olabilir, evet. Ama unutmamalı ki en önemli birleştirici unsur da yine futboldur. Hayata dair birçok şeyi 90 dakikalık bir derbide bulabilirsiniz. Dostluk, birbirini kollama, birlikte üzülüp birlikte sevinme ve sorumluluk duygusunu bizler çocuk yaşta top peşinde koşarken öğrendik. Kaybederken bile aslında birçok şey kazanabilirsiniz maç içinde.
İyi ki varsın futbol!

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment