Büyü ile bilim arasında ince bir çizgi mevcuttur. Fakat her ikisi de birbirinin etki alanına müdahalede bulunmaz. İkisi arasındaki ince çizgiyi doğuran ise insan aklının algılama kabiliyeti ile ilgilidir. Nitekim ufak bir kutunun evimize milyonları taşıyabileceği bahsi bundan yüzyıllar önce bilim olarak değil büyü olarak ele alınabilirdi. Tam da bu noktada akıllarda ”İmkansızlığın imkanı” var mı sorusu canlanabilir. Lakin imkansızlık bizim algılarımızın dışında ilahi tecelli ile bir imkansızlık olarak ortaya konmuşsa imkansız olabilir.  Konuya açıklık getirmek için bir örnekle devam edelim, dünya üzerindeki herhangi bir ışık saçan bir ampul kimseye günümüz şartlarında garip gelmez; fakat ışık saçar gibi karanlık saçan bir fener olduğunu düşünelim, mesela gündüz vakti bu karanlık saçan feneri açtığımızda feneri tuttuğumuz yerdeki ışıklar etkisiz hale gelse ve feneri tuttuğumuz yerde ufak çaplı bir gece oluşsa buna insanların şu anki koşullarda nasıl bir tepki vereceği aşikardır. Bilim buna henüz izin vermediği için bunun düşüncesi bile olağanüstü gelir. Fakat aynı maddeyi dünyanın dışında evrenin herhangi bir yerinde uzay boşluğunda var olduğunu biri ya da birileri tarafından duymak bize daha inandırıcı gelebilir.  Çünkü uzay konusunda düşüncelerimiz henüz hayal gücü sınırını çizmemiş, hala uzayı büyük oranda merak eder yapıdadır. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç şudur, insanlar sadece alıştıkları ile hareket noktalarına zemin hazırlar. Kimse kafasından dünyada olmayan bir renk oluşturamaz. Çünkü sadece gördüğü renklerle yetinmek zorundadır. Sadece bildiği renkler hakkında yorum yapıp muhakemede bulunabilir. Az önceki noktaya geri dönersek eğer dünya görüp ezberlediğimiz, kurallarını bildiğimiz bir yer iken uzay henüz her anlamda tam karşılığını bulamamış bir yer olarak dünyada bize daha çok metafizik olabilecek şeyler orada fizik olmayı algılarımızda hak eder.

 

Aynı düşünce temeli üzerine insan beyninin sabit bir maddeyi fiziksel etkileşime girmeden belirli bir harekete tabii tutmasının, tutabilmesinin imkanı üzerine konuşabiliriz. Bu düşünce ilk bakışta metafizik bir olgu gibi gözükse de bilimsel olan diğer her şey gibi pozitif bir tabana oturtulması sonucu algılarımızda alışıldık ve norm bir olgu haline gelecektir. Peki, bu düşünce imkansız değilse imkan derecesi nedir. Bu düşüncenin imkan derecesi beynin varoluşuyla birlikte aldığı kendine has kodlamalarla ilintilidir. Yani herhangi bir canlı, beyninde hangi tür bir canlı olduğunu belirten ve canlılığının özelliklerini niteleyen beynin varoluşuyla birlikte ortaya konan doğal kodlamalar sonucu diğer canlılardan ayrılabilir. Bu durumda düşünce gücüyle herhangi bir maddeyi veya cismi hareket ettirme kabiliyeti beynin ”oluşum” sırasındaki kodlamalarına eklendiği takdirde ve belirli bir gelişim sonrası açığa çıktığı takdirde bilimsel çerçevesini bulur. (Bir çocuğun hiç farkında olmadığı bazı özelliklerinin ergenliğe girişiyle kademe kademe farkına varması gibi diyebiliriz.) Bu bağlamda beyne varoluşsal bir kodlama olarak iletilmiş bahsedilen bu yetenek belirli bir zaman sonra açığa çıkarılarak bilimsel karşılığını bulur. Nitekim bir savın bilimsel olması her şeyden önce savın bahsettiği oluşların var olması ile ilgilidir. Olmayan bir şeyin bilimsel yönünü ele alamazsınız. Bu demek oluyor ki önce bilimsel çerçevenin ele alınması sonra var olması yerine önce var olması sonra bilimselliğinin tartışılması daha doğru bir bakış açısı olmaktadır.

 

Nihayetinde yukarıda bahsettiğimiz konuyla bağdaştıracak olursak beyin gücüyle maddeleri hareket ettirme yeteneği ortaya çıktıktan sonra bilimsel bir zemine oturtulacak ve alışılmadık durumdan alışıldık duruma bir yol izleyecektir. Tıpkı bazı canlılarda olup da bazı canlılarda olmayan hipnoz yeteneği gibi, bu yeti insanlar tarafından bilinene kadar olağanüstü karşılanabilirdi belki ama şu anki durumu ele alırsak pek de garipsenecek kadar dikkat çeken bir yönü yok. Peki bu hayvan hipnoz yeteneğini sonradan mı elde etmiştir. Cevap ise çok açık, hayır. Bu tür kendi cinsinin temel özellikleri arasında yer alan yetenekler sonradan öğrenilemez. Sadece zaten kendinde olan o yeteneği birtakım süreçten sonra açığa çıkarabilirsin. Bu demek oluyor ki hipnoz yeteneği olan o hayvanın kendi türünden hayvanlardan uzakta bir yerde yaşamına devam etmesini sağlamak, o yeteneğinin oluşmamasına değil körelmesine neden olabilir.

 

Asıl konumuza dönecek olursak, anlatmak istediğimiz noktalardan biri de beynin doğuştan sahip olduğu bu kodların canlılığın devamı konusunda sandığımızdan daha fazla etkili olduğudur. Beyin canlının yaşamına devam edebilmesi için gereken önlemleri o kodlamalarda saklar. İradenin dışında gerçekleşen bu kodlamalar canlıların yaşamına devam edebilmesi için gerekli olan adaptasyonu da içerir. Kodlama da yer alan bu adaptasyona göre canlılar bulundukları ortamın iklimsel ya da bu tür herhangi bir özelliğine uyum sağlamak için canlının canlılık özelliklerinde birtakım evrensel değişimlere neden olabilir. Yine aynı şekilde düşünecek olursak canlının neslini devam ettirme arzusu aslında bir arzudan öte bir kodlamadır. Burada kodlamanın etkisiz kaldığı cinsel fonksiyonların eksikliğinden veya fonksiyonların tam ve sağlıklı olmasına rağmen birtakım etkilerden dolayı üreme veya cinsel birlikteliği karşı duruşlardan bahsetmek mümkündür. Lakin tüm koşullar sağlandığında kodlamayla gelen doğal arzuyu iradeyle yok etmek mümkün değildir. İrade bir sınıra kadar görevini icra eder. O sınır ise doğal olan arzunun önüne geçip kodlamayla gelen bu isteğin önüne set çekmesidir. Fakat irade arzuları ortadan kaldırma kabiliyetine sahip değildir. Çünkü gerek irade gerekse varoluşsal kodlama birbirinin sınırlarına etki de bulanamazlar. Sadece birbirlerinin üzerini örtebilirler ve biri diğerinin önüne geçebilir. Eğer irademiz arzularımızın önüne geçerse bu arzularımız kodlamanın ana kaynağında birikip bilinç dışımızı şişirir ve bu da bize depresyon gibi ruhsal bozukluklarla geri gelir. Ergenlik dönemlerinde açığa daha yoğun şekilde çıkan karşı cinse olan açlık duygusu, kodlamaların ana kaynağından bilince daha serbest bir şekilde müdahale ettiği için ergenin o dönemde yaşadığı veya yaşadığını sandığı aşklar daha şiddetli olacağı gibi geleceğinde de derin izlere neden olabilir. Çünkü henüz tam anlamıyla açığa çıkmamış olan yeni kodlar yeni yeni açığa çıkarken ilkel olanla insanı insan yapan irade zaman zaman birbirinin yerine geçebilir ve karşı cinse olan bağlılığın irade boyutunu ilkel boyutla güçlü şekilde destekleyip güçlendirebilir.

 

Eğer irade, kodlamaya tam manada bir etkide bulunabilseydi insanlar istedikleri zaman düşünerek intihar edebilirdi. Çünkü insan beyninin yapısı gereği beynin kişinin kişilik iradesi dışında ayrı ve kendine has bir ilkel iradesi mevcuttur. Beyin bu iradeyi vücutta eksik olan yere yönlenmesiyle, o yerin gelişimi ile özel ilgilenmesiyle, kalp atışının gerçekleşmesiyle, vücudun belirli bir sıcaklıkta kalmasıyla (Üşüdüğümüzde istemsiz olarak titreme davranışını sergileriz, nedeni düşen vücut ısısını harekete bağlı arttırmaktır.), uyku ihtiyacını ortaya koymasıyla, vücudun hangi yönde ve nasıl gelişmesi gerektiğini ortaya koymasıyla, aşırı baskı altında kendini kısa süreli kapatmasıyla, nefes alıp verişin olağan olarak yerine getirilmesiyle ve benzeri birçok olayla ortaya koyabilir. Aslında beynimiz bizim kişisel irademizin dışında ağzımıza attığımız bir yiyeceği çiğnerken onun sağlıklı olup olmadığını ve o yiyeceğe ihtiyacı olup olmadığını da bilir lakin bu bizim irade kalıbımıza yansımaz. Sadece bazen vücutta eksik olan bazı vitaminlerin eksikliğini kapatmak için o vitamini içinde barındıran yiyecekleri kısmen canımızın çekmesine neden olabilir. Bütün bu anlattıklarımı bir örnekle açıklamakta fayda var. Ders çalışırız ve yoruluruz, iyi bir tatili hak ettiğimizi düşünürüz. Peki neden o tatili isteriz? O tatili istememizin altında yatan yalnızca kendi irademiz midir? Peki kendi irademizse neden ders çalışmayı bırakıp tatile gitmiyoruz? Ya da neden hiç tatil yapmayarak daha çok çalışıp daha çok başarı elde etmiyoruz? Aslında her şey irademizde bitseydi sizce de herkesten çok çalışıp herkesten daha başarılı olmak en mantıklı seçenek olmaz mıydı?

 

Kimse hayatını sırf çalışmaya adayamaz ya da sırf eğlenceye… Peki bunda yine bizim direkt ve mutlak olarak kendi irademiz mi sorumlu? Cevap, hayır. Çünkü beyin kendi yorgunluğunu bir çeşit dışa vurumla irademize yansıtıyor ve bu da bizim ”tercihimiz” haline geliyor. İşte bu yüzden ders çalışmaya ilk başladığımız günle başladığımızdan beri ay sonraki gün arasında bir fark vardır. Kendi şahsi irademize kalsa bize yarar getirecek şey için hareket etmemiz gerekir fakat beyin varoluşsal kodlamalarında yazanları okur ve dengeli bir şekilde yaşamanı sana ifade eder.  Bu da irade olarak sana yansır, tıpkı aşırı ısınan bir makine motorunun uyarı lambasının yanması gibi.

 

Demek istediklerimin özeti, beynimiz bize bir dengeyi emreder (kalbin atışında olduğu gibi), bunu beynimizin emrettiğinin pek farkında olmadan uygularız ya da uygulamak isteriz. Bu uygulama ya da uygulama isteği görünürde kendi isteğimizdir. Fakat istemeyi isteyen ya da istemeyen beynin kendi iradesi olup bizim irademizin dışında olan ama bizim irademize etki eden bir yapıdır. Beynin bu iradesi aynı zamanda beynin kendi gelişimi ve kendi kendini yönetmesi için de önemlidir. Bitkilerden farklı olarak hayvanlarda uzuvların gelişimi ve ne yönde nasıl gelişeceği konusunda onu yöneten bir beynin varlığı önem arz eder. Beyin aynı zamanda kendi gelişimini de kendi tamamlar. Çok çalışan insanlarda meydana gelen bazı rahatsızlıklar (mesela nefes darlığı) aşırı çalışmanın beynin ana kodlamalarına aykırılık ifade ettiği için beynin savunma mekanizmasını devreye sokmasıdır.

 

Yukarıdaki örnekten yola çıkarsak eğer karıncalardaki bitmek bilmez çalışma azmini daha iyi anlayabiliriz. Hepsi varoluşumuzla başlayan kodlama farklılıklarından ileri gelir. Bir karıncanın ya da arının veya bir sineğin (bence en çalışkan hayvanlar sineklerdir.) kodlamalarında çok çalışmaya elverişlilik, işe dayanıklılık ve yatkınlık varken başka türden bir canlının kodlaması ona tembelliği emredebilir. (Folivora) İnsanları ele alacak olursak eğer, insanlar daha dengeli bir yapıya sahip olmaya ihtiyaç duyar; sıcağın ve soğuğun, çok çalışmayla tembelliğin ve diğer birçok şeyin ortasındadır insan. Günümüzde insanlar kodlamalarına uygun olmayan şekillere maruz kalabiliyor. Mesela aşırı çalışmanın getirdiği ruhsal bozukluklar bu konuya verebileceğim en güzel örnek. İnsanlar aşırı çalışarak doğalarına aykırı bir hal sürebiliyor ve bu da insan olan yönümüzü köreltebiliyor. (Sosyal bir varlık olarak) Hiç çalışmayan bir insanda da sorunlar oluşabilir, bunun nedeni az önce ifade ettiğimiz gibi insanın dengede huzur bulan yapısıyla ilgilidir. (Hiç çalışmayan insan bir müddet sonra kendini boşlukta hissedip depresyona girecektir) Kodlamalardan bahsederken bireysel olarak ortaya çıkan ufak farklılıkları dikkate almakta yarar var. Nitekim bir kişiye 10 saat çalışmak normal gelirken bir diğer kişiye az gelebilir. (Bu durumun esnek çalışma saatleri yöntemiyle önüne geçilebilir.) Fakat kodlamalarda bahsettiğimiz şey insanların geneli olmakla birlikte aralarındaki ufak farklardan ziyade toplu halde alt ve üst sınırı belirleyip insan kapasitesiyle ilgili kısmi bilgilerdir. İnsandaki en ana unsurun amaç olduğunu ve bu amaca yönelik olarak çalışmaların kodlamalarımızla gelen veriye baskı yapabildiğini unutmamak gerekir. Nihayetinde 10 saat çalışmayı az bulan insan çalışmaktan keyif aldığından değil çalışmak zorunda olduğundan ve daha çok ihtiyacı olduğundan bu seçimi yapmış olabilir.

 

Beyni tam manada anlamak için beyin yeter mi bilinmez ama dünyanın en harika bilgisayarları bile hata yapabilirken, kolunu oynatmak isterken yanlışlıkla ayağını oynatan birine denk gelindiğini düşünmemekteyim.  Anne karnındaki bebeğin nasıl gelişeceğini anne beyni ortaya koyduktan ve bebeğin beyni kendi faaliyetlerini yerine getirebildikten sonra bu kez bebeğin beyni anneden aldığı takviyelerle anne karnında kendi gelişimini kendi yönetmeye başlar. (Anne beyninin faaliyetlerinin bebek üzerindeki etkisi durup bebeğin kendi beyni kendi gelişimi için devreye girdiği zaman ruhun oluşumu söz konusudur [4 aylık]) Eğer beynin bu kendine has olan kodlamalarla gelen iradesini yadsırsak kalp atışlarımızın kendi irademizle olduğunu ya da tesadüfen olduğunu kabul etmemiz gerekebilir. (Tüm vücudu ele alırsak tesadüf olamayacak kadar tesadüften bahsedebiliriz.) Nitekim kalbimiz tam da vücudumuza uygun bir çalışma temposuna ve performansına sahiptir. Bu tabii ki beynimizin kendi irademiz dışındaki yönetimiyle mümkündür. Eğer kendi irademizle beynimizin bu bahsettiğimiz yönetim mekanizmasına müdahalede bulanabilseydik istediğimiz şeyi anında unutabilir ya da ezberleyebilir, hormonların çalışmasını bir derece olsun düzenleyebilir, soğukta titremeyebilir, düşünerek kalp atış ritmimizi değiştirebilirdik… Kalbimiz sadece korku, heyecan, aşırı sevinç ve benzeri duygularla değil aynı zamanda rutin hayatımızda da monoton çalışmasının dışına çıkabilirdi. (Sağlık bir kalbi ele alıyoruz)

 

Canlılar arasında en az, kodlama farklılıkları kadar kodlamalar arası aynılıklar da mevcuttur. Örnek vermek gerekirse tüm memeli canlılarda organların önem sırası yukarıdan aşağıya doğru değer kazanır. Bu durumda yine en önemli organ beyinken ikinci önemli organlar kalp ve akciğer, üçüncü derecede önemli organlar ise mide ve karaciğerdir. Bu olaya şöyle açıklık getirelim, midesiz bir canlı birkaç dakika yaşayabilirken akciğersiz ya da kalpsiz bir canlı bir kaç saniye yaşayabilir fakat beyinsiz bir yaşamdan zaten söz edilemez. Bu yukarıdan aşağıya seyreden önem sırasında bir mesaj var, o da şu: Öncelikle doyurmamız gereken şey beynimiz, sonra kalbimiz, sonra midemiz. Fakat biri doymada eksik kalırsa diğerini olumsuz etkiler. Midenin doymamasının getirdikleri açlık, protein harcama, vücuttaki yağları parçalama vb. Beynin aç kalmışsa(Sevilme, mutluluk, şefkat) bu beraberinde çeşitli hastalıkları getirebilir insan için. Bu hastalıklar sadece psikolojik değil bilakis daha çok fizyolojik hastalıklar olabilir. Akciğerin beyne yakınlığını da yine bu konu içinde ele alabiliriz. Oksijeni en çok harcayan organ olarak beyin, diğer organlardan oksijene daha fazla ihtiyaç duyar. Akciğerin vücudumuzdaki yeri ise hem ağzımıza (hava daha kısa bir yoldan ulaşıyor) hem beynimize hem de diğer organlara yakındır. (Oksijeni daha rahat dağıtabiliyor.) Yani vücudumuzun en olması gereken yerinde olan akciğer oksijeni vücuda konumu itibariyle kolay dağıtabiliyor. Bu durum kanı vücuda pompalayan kalp için de geçerlidir. Kalp de kendine çok iyi bir nokta seçmiştir. Oysa bir düşünün beynimiz akciğerlerimizin olduğu yerde olsaydı, midemiz kafamızda, kalp ise bağırsakların arasında… Her şey düzensiz işlerdi ve hatta belki işlemezdi. Kalbin kafada bulunan mideye yerçekimine karşı daha fazla kuvvet harcayıp kan pompalaması onu aşırı derece yıpratırdı.

 

Metnin başındaki konuya dönersek eğer, beyne sahip bir canlının bazı varoluşsal özelliklere sahip olmasının onun beynindeki bazı kodlamalarla mümkün olabileceğini söyleyebiliriz. (Genetikten farklı bir olayı ele alıyoruz) Bu kodlamalar öyle bir boyut kazanabilir ki hayallerimizin çok ötesine geçebilir. Bu bahsedileni daha iyi anlamak için hayatında gündüz kavramını bilmeyen bir insanı ele alalım. (Hayatı sadece gecelerin birbirini takip ettiği bir döngü olarak gören bir kişi) Bu insan için bir anda gündüz olsa ve gökyüzünde ampulü andıran büyük bir ışık kütlesi görse sizce hisleri ne yönde olur? Ya da hiçbir canlıda duyma kabiliyeti olmasaydı ses diye bir şeyin varlığı insanlara olağanüstü gelmez miydi? Bir düşünün tüm insanlar doğuştan sağır olsaydı, ses keşfedilip açığa çıkarılana ve duyumsanana kadar hiç kimse için ses diye bir şey anlam ifade etmeyecekti. Anne karnındaki bir bebeği düşünün, ona dünyadaki ağaçları, evleri, yolları nasıl tarif edebilirsin ki, gelip kendisi öğrenmesi lazım anlayabilmesi için. Ya da mesela hayatı siyah beyaz gören hayvanlar için hayatta tüm renk siyah ve beyazdan ibarettir, ama durum gerçekte böyle değildir. Acaba bizim de hala açığa çıkaramadığımız bir şeyler olabilir mi? Tüm hayatı bundan ibaret sanıp aslında gözümüzün önündeki bir gerçeği fark edememiş olabilir miyiz? Acaba evrendeki tüm renkler bu kadar mı?

Muhammet Bora Candan
Kendisi 1993 Samsun Çarşamba doğumludur. Uludağ Üniversitesi Uluslararası ilişkiler, Uludağ Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Adalet Bölümlerinden mezundur. Şu ana dek iki adet kitap bastırmıştır (Körün Rüyası ve Sonsuzluktan Bir Adım Öncesi).

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment