Kapitalizm, bizlere artık ‘günü yakalamayı’ tavsiye etmektedir. Bu durum ihtiyaçların seyrini değiştirmekte, kültürel ve toplumsal boyutlarıyla ele alınması gereken bir kimlik sorunu olduğu gözle görülür hale gelmektedir. Kapitalizm artık çalışıp kendini tüketen bireyler istememektedir. Boş zamanı yaşarken farkında olmaksızın kendini ve de metaları tüketen bir sistem oluşturmuş durumda; çünkü tüketen ben ’in yeniden üretmesi gerektiğini bilmektedir. İnsan önce tüketen sonrasında ise üreten varlık olarak nitelendirilir. İhtiyaçları olduğu sürece hep de tüketmeye devam edecektir. Kişiye yarar sağlasın ya da sağlamasın, birey postmodern zamanda kendini daha fazla var edebilmek adına durmadan tüketmek isteyecek ve tükettikçe içinden çıkılamayan bir ilizyonun ortasında kendini bulacaktır. Bu durumu yaratan ise kapitalizmin bireyin tüketim arzularını tatmin etmek adına kendini gösterdiği boş zaman kıskacıdır. Hegemonik açıdan bakıldığında ise üst sınıfların ideolojik fikirlerini nasıl yayarım mantığıyla hareket ettiklerini göstermektedir. Bu şekilde toplum alanlarını istedikleri gibi şekillendirmekte ve topluma mal olan değerlere, arzulara, ihtiyaçlara yön verebilme gücüne sahip olmaktadırlar. Kapitalizm, kendi çıkarları adına daha fazla boş zaman isteyecektir. Bugün sistemin en önemli hedeflerinden biri, toplumsal, kültürel ve teknolojik alandaki bütün boş zamanı elde tutmak ve istediği yöne çekmek olacaktır. Bahsedilen bu süreçte yeniden ihtiyaçlar yaratacak ve bu ihtiyaçları insanlara rahatlama yolu olarak göstermeye çalışacaktır. Peki, nedir bu ihtiyaçlar? Hangi ara ihtiyaçlar bizleri daha fazla meşgul etmekte ve bu ihtiyaçlara sahip oldukça arzularımızı doyurmaktadır? İçinde yaşadığımız ortam bize ne derece ihtiyaçlarımızı karşılama konusunda yarar sağlar? Üzerinde durulacak olan bu yazı ile kapitalizm ve boş zaman ilişkisi incelenip boş zamanın neden kontrol altına alındığı, kontrol sürecinin nasıl gerçekleştirildiği ve bireyin boş zamanın kontrolünden nasıl soyutlanıp, tükenen ve tüketen bireylere dönüştüğü tartışılacaktır. Boş zaman önceden kişinin işten arta kalan zamanlarında, rahatlamak amacıyla özgürce hareket ettiği bir alan olarak belirlenmekteydi. Bakıldığı zaman kendini oldukça özgür kabul eden modern dönem insanı, artık kendi özel alanı olarak ifade ettiği evinde bile bazı ideolojilerle yönetilmektedir. Bu durumu birçok açıdan yaşayan birey bu hükümdarlığı fark etmedikçe, çalışma alanında da özel yaşantısında da her daim sadeleşme arzusu içinde olacak fakat bunu teknoloji ve sanal yollarla sağlamaya çalışacaktır. Bu aygıtlar boş zamanda maalesef ki kendini daha fazla var edecektir. Ekonomik alanın dışında, kültürel boyutlarıyla da kendini var eden bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi yoğun iş temposuyla çalışıp eve geldiğinde dinlenip kafasını boşaltmak isteyecektir. İzlediği televizyon dünyası ve sosyal medya, bireyin şevkini arttıracak tanıtımlarla tüketime doğru yönlenmesine vesile olacaktır. Birey isteyerek tükettiğini zannederken sanal alem ve Hegemonya bağlamında kişiyi boş zaman kıskacında yakalayarak, bir bakıma demir kafese hapsedecektir. Mesela Antik Yunan’da en başta spora, siyasete ayrıca bir önem verilirdi. Spor hocaları çok değerli kılınır ve çoğu zaman spor hocalarının isimleri çocuklara verilirdi. Müzik ruhu dinlendiren bir aracı olarak kullanılırdı. Siyasette ise Zoon Politikon tabiri oldukça önemliydi. Bu tabir geçmiş zamanlarda birçok şeyi ifade etmekteydi. Peki, şimdi spordan, müzikten, yapılan siyasetten geriye ne kaldı ve ne derece önemi bilinmektedir? Sabun köpüğü değerinde kurulan müzik grupları hızla tüketilmeye hazır konumdayken kaliteli müziğe ulaşmak hiçte eskisi gibi kolay olmayacaktır. Erkeklerin kaslı ve çıplak vücutları reklamlarda sergilenmekte ve algıyı bu yöne çekerek, bu durumun doğru olduğu kanısı insanlara aşılanmaktadır. Kurulan spor merkezleri vücut yarıştırma alanlarına dönüşerek bir nevi rekabet ortamı oluşturmaktadır. Siyasette ise artık düşünen özgür bireyler yerine, değerleri olduğu gibi kabul gören, eleştirmeden var olan yasaya tabi olunan yeni bir nesil yetiştirilmek istenmektedir. Antik Yunan’a değinmek istememim nedeni ise tamda bu nedenlerden ötürüdür. Zaman çok şeyi değiştirmekte ve alıp götürmektedir yerine bıraktıkları şeyler ise değerini her geçen gün yitirmektedir.Yoğun bir şekilde yapılan kapitalist denetimler fabrikalardaki üretim sayısını arttırmış ve üretilen bu malların bir alıcısı olması gerektiği için tüketime olan ihtiyacı arttırmıştır. Denklem oldukça basit bir şekilde ortadadır. Bu şekilde boş zaman devreye girmektedir. Kapitalizm emeğin bir bakıma tüketim alanı olarak görülmeye başlanmasına sebebiyet vermiştir. İşçi bu üretimi yaparken üç farklı boyuttan geçerek kendine yabancılaşmaktadır. Çoğu zaman ürettiği ürünü kendisinin var ettiğini bile unutmaktadır ve bu durum kişiyi üç boyutlu bir alana taşıyarak kimlik bunalımına sokmaktadır. Kişi çalıştığı arkadaşları, ürünü ürettiği makineleri ve bulunduğu ortamı öylesine benimsemiş bir durumdadır ki yabancılaştığının farkına varamamaktadır. Böylesine bilinç dışı bir üretimden bilinçli bir tüketim beklenmesi ne kadar olası? ;Artık çıkarlar ön plandadır ve kapitalizmin insanların alanı olan boş zamanı kendi gücüyle nasıl ele geçirdiğini gösterir. Birey tüketir ve tükettikçe ihtiyaçları daha çok artar ve doyumsuzlaşır. Bunu birçok alanda yapar ve artık bedeni sömürülmek adına sisteme mal edilmiş olur. Bu şekilde özgürlüğü elinden alınmış bir topluluk var edilmiş olunur. Maslow’un hiyerarşik yapısında en üst tabakada yer alan kişinin kendini gerçekleştirmesi tanımı bu durumda ne derece ortaya çıkabilir, tartışılması gereken bir mevzudur (Bauman,1997:83). Tüketim kültürünü, metaların mübadele değerinin ortadan kalkması, malların yarar işlevi” yerine gösterge işlevinin ön plana çıkması olarak tanımlar. Bu yüzdendir ki en fazla alınan değerler metalaşmış ürünlerdir. Yaşadığımız toplumda bilinçsizce bir tüketim var ve bu tüketim çılgınlığının sonu görünmedikçe arzularında önüne geçilemeyecektir. Birey arzularının içinde boğulmaya devam edecek ve bunun farkına varmaması için sistem elinden ne geliyorsa yapacaktır. Bu şekilde yeni bir tüketim algısı oluşmakta ve alt sınıfın burjuvaya benzemek istemesi durumu her defasında yeni bir tüketimi meydana getirmektedir. Çünkü giyim ve kuşamla kendini alt sınıftan ayrıştıran bir burjuva sınıfı hep var olacaktır. Kurulan kocaman bir sistem ve bu sistemin içinde kaybolan bir sürü insan yığını bulunmaktadır. Nereye gitse bir benzerlik, yapaylık ve sabun köpüğü değerlerle karşılaşmaktadır. Kıyafet almak isteyen kişi bunu farklı olmak adına yapmaktadır yalnız benzeşimden kaçamamaktadır. Kurulan AVM’ler ve içinde oluşturulan sanal bir alem ile insanları daha fazla alışveriş yapmaya itmekte ve en sonunda yorgun düşürerek acıkmasını sağlayarak istediği yöne yönlendirmektedir. Oluşturulan reklamlar, panolar, afişler algıyı istediği yöne çekmekte ve birey bunun farkına varamamaktadır. Yoğun iş temposuna girdikten sonra vücut doğal olarak bunları yapmak isteyecek ve dinlenmek, ertesi güne kendini hazırlamak adına tatillere çıkılmak isteyecektir. Parası olmayan birey kredi çekerek aslında kendini bir kez daha rahatlattığını düşünecek ve gittiği tatilden döndükten sonra borcu ödemek için tekrardan yoğun bir iş temposuna girmek zorunda kalacaktır. Arzularımız bizi istediğimiz yöne çekmek ister ve sahip olunanın cazibesizliği bizi cazibe dolu elde edilmemişliklere sürüklemektedir. Durum içinden çıkılamayan bir hal alır. Aşk kavramı da böyle değil midir? Tükettikçe doyumsuzlaşan ve değerini her gün biraz daha yitirdiğimiz aşk hala devam edebilmektedir. Baumann’a göre ise, (2009, s.18–20) arzu tüketmeyi, aşk ise benliğin hayatta kalmasını amaçlamaktadır ve bu yüzden arzu tükenirken, aşk sürebilmektedir. Öyle ise bireyin aşk ile tükettiği aslında beklenti, saygı ya da heyecanı değil, arzusudur. Zaten biçimi ne olursa olsun Tüketimciliğin hedeflediği de budur: Arzu ettirmek sureti ile tüketmek! Yani nasıl ki arzularımız tüketmeyi tetikliyorsa, kültürel kimliklerimizde ekonomiyi şekillendirip ona yön vermektedir. Muhakkak bilinmesi gereken bir konu vardır ki; hiçbir mevzu tek başına meydana gelmemektedir. Her olay kendinden sonra gelen olayların tetikleyicisi konumundadır. Üretim-tüketim kıskacında birçok olgudan bahsedildi. Yaşadığımız hayatta birey tüketmek zorundadır ama kapitalizmde kendini var edebilmek için ürettiğini satmak, bireylere bir şekilde tükettirmek zorundadır. Doğasında olduğu için ihtiyaçlarını tüketen insan bunu bilinç dışı yaparken, çoğu zaman bilinçli bir kapitalizmin kıskacında kendini bulur. Aslınsa Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nda bahsettiği “Panoptikon’’ kavramı bizlere bu makalede yön göstermektedir. En başından anlatıldığı üzere kişi kendini her daim gözetim altında hissederek yaşar ama bunun zararlarını hayatlarının hemen bir sonraki döneminde fark edeceklerdir. Kurulan hapishaneler, okullar bir bakıma bireyi hipnotize etmekte ve istediği yönde eğitmektedir. Kurulan sanal âlemler de buna benzetilmektedir. Üreten, ürettikçe tüketen, bilinçsizce tükettikçe de tükenen Ben’ler çoğaldıkça bu panoptik düzenden kurtulmak mümkün olmayacaktır. Kapitalizm kendini boş zamanda da oldukça iyi var etmektedir. Yaşadığımız bu Postmodern çağda bilinçlenmek ve bazı şeylerin daha fazla farkına varmak önem taşımaktadır. Tükettikçe var olan insan algısını. yıkmak adına adımlar atılmadıkça, birey kapitalizmin kölesi olmaktan kurtulamayacaktır.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment