Zaman hakkındaki en dikkate değer şey tamamiyle görece olduğudur. Boğulmakta olan adam için kabul görmüş, uygun bulunmuş bolca miktarda hatırat; ve insanın eldivenlerini çıkartırken bir aşk macerasını tümüyle, yeniden gözden geçirmesi eski bir inanış değildir.

Bekar evinde, masanın yanında duran Trysdale’in de yaptığı buydu. Masanın üzerinde kırmızı toprak saksıda yeşil bir bitki duruyordu. Bitki kaktüs familyasındandı, uzun, dokungaç benzeri yaprakları, en ufak rüzgarda tuhaf bir şekilde sürekli sallanıyordu.

Trysdale’in arkadaşı, gelinin abisi büfenin yanında durmuş tek başına içmek zorunda bırakıldığından yakınıyordu, iki adam da takım elbise giymişlerdi, ceketlerindeki beyaz düğün armaları evin loşluğunda yıldız gibi parlıyordu.

Adam yavaşça eldivenlerini çıkartırken, Trysdale’in zihninde hızla, son birkaç saatin can yakan eleştirisi geçti, sanki burnunda hala kilisedeki çiçek yığınındaki çiçeklerin kokusu var gibiydi, kulaklarında da binlerce kibar görgülü insanın alçak sesli uğultusu, hışırdayan elbiseler ve özellikle de rahibin onları birbirine verirken söylediği sözler.

Bu dönülmez, umutsuz son bakış açısından sanki alışkanlık olmuş gibi o kadını nasıl ve neden kaybettiğini düşünmeye uğraşıyordu. katı gerçekle fena halde sarsılmış bir halde kendini birdenbire daha önce hiç yüzleşmediği bir şeyin karşısında buldu: ta derinlerdeki, bağışlanamaz, yalın benliğiyle. Vaktiyle üzerine giydiği bencillik, yalancılık giysileri şimdi paçavraya döndüğünü gördü, ruhunun bu giysileri geçmişte, diğer insanları üzmüş ve onlara bıkkınlık vermiş olmalıydı, bu düşünceyle omuzlarını silkti. Kibir ve gurur? Zırhı bunlardan örülmüştü ve kadın bunların ikisinden de ne kadar uzaktı…fakat niçin?…

Kadın, koridorda yavaş yavaş mihraba doğru yürürken, adam kendisine destek verme amacını güden değersiz, kasvetli bir iftihar hissetti. Kendi kendine kadının yüzündeki solgunluğun sebebinin az sonra kendini vereceği adam değil de başka bir şey olduğunu söyledi. Fakat bu zayıf teselli bile kendisinden alınmıştı, çünkü elini eline aldığı zaman, kadının duru, hızlı, gülümsemesini gördüğünde, unutulacağını biliyordu, vaktiyle aynı bakışı görmüştü ve anlamını çözmüştü. Gerçekten gururu paramparça olmuş, son parçası da gitmişti, Neden bu şekilde bitmişti? Aralarında hiçbir tartışma geçmemişti, hiçbir tane…

Rüzgarların aniden tersine esmesinden önce, kafasında binlerce kez son birkaç günün olaylarını düşünmüştü.

Kadın, adamı daima göklere, tahtlara çıkartmış ve adam da onun bu saygısını krallar gibi haşmetle karşılamıştı. Önünde her zaman hoş bir pohpohlama tütsüsü yakıyordu; çok mütevazi (kendi kendine söyledi), çok çocukça ve tapınırcasına ve (bir keresinde yemin etmişti) çok içten. Kadın sayısız yüksek nitelikleri, yetenekleri adama atfetederek ona yatırım yapmıştı ve adam da kendisine sunulan bu nimetleri çiçek açma veya meyva vermeye söz vermeyen bir çölün yağmuru içmesi gibi içmişti.

Trystale sıkıntıyla öteki eldivenini de çıkarttığında, o ahmak ve kederlenmekte geç kaldığı egoizminin yerine, bu taçlandırma canlı bir şekilde gözlerinin önüne geldi. Bir gece vaktiydi, kadından kendi tahtına gelmesini ve haşmetini paylaşmasını istemişti, kendisine acı vereceği için kadının o geceki güzelliğini düşünmemeye çalıştı, saçlarının dalgalanışını, bakışlarındaki ve sözlerindeki bakire çekicilik, güzellik. Fakat bu kadarı kafiydi ve bunlar adamın konuşmasına sebep oldu. Konuşurken kadın şöyle demişti:

“ Kaptan Carruthers bana senin İspanyolca’yı yerli halk kadar iyi konuşabildiğini söyledi, bu yeteneğini neden benden sakladın? Bilmediğin bir şey var mı?”

Şimdi, Carruthers budalanın tekiydi, kuşkusuz o (Trysdale) sözlüklerin arkasındaki çeşitli şeylerden bulup çıkarttığı eski, İtalyanca bir deyimle klüpte hava attığı için suçluydu. (bazen böyle şeyler yapardı). Carruthers onun iradesiz hayranlarından biriydi ve bu müphem engin bilgelik gösterisi karşısında büyülenen ilk kişiydi.

Fakat heyhat, kadının hayranlığı çok hoş ve insanı pohpohlayıcıydı, yalanlanmadan bu pohpohlamaları oluruna bıraktı, protesto etmeksiniz bu sahte İspanyolca bilgisi karşısında kadının hayran kalmasına izin verdi, bu iltifatların mağrur başını şereflendirmesine izin verdi ama saçlarının yumuşak kıvrımlarında sonradan kendisine batacak dikenleri fark etmedi.

Kadın ne kadar mutlu, utangaç, ürkekti! Adam büyüklüğünü kadının ayakları altına serdiğinde nasıl da kafese konmuş bir kuş gibi çırpınıyordu! Adam kadının gözlerinde yanılgıya yer vermeyen evet diyen bakışları gördüğüne yemin edebilirdi, şimdi de yemin edebilirdi fakat kadın nazlı bir şekilde ona hemen cevap vermedi, “ cevabımı yarın vereceğim” dedi. Anlayışlı, zaferinden emin adam, gülümseyerek ona bu mühleti verdi. Adam ertesi gün sabırsızlıkla odasında cevası bekledi, bekledi, öğleyin kadının uşağı geldi ve ona kırmızı saksıdaki tuhaf kaktüsü getirdi. Ne bir not, ne bir mesaj vardı, sadece bitkinin Latince veya başka bir dilde isminin yazıldığı bir etiket vardı, akşama kadar bekledi fakat cevap gelmedi. Büyük kibiri ve incinmiş gururu yüzünden kadını aramadı. İki gün sonra bir akşam yemeğinde karşılaştılar. Selamlaşmaları alışılagelmişti fakat kadın adama nefesi kesilmiş, merak içinde ve arzuyla bakıyordu adamsa, kibar, katıydı ve bir açıklama bekliyordu. O da kadınca bir çabuklukla adamın davranışlarındaki ipucunu yakalayıp buz kesildi. Böylece, birbirlerinden uzaklaştılar. Hatası neydi? Kabahat kimdeydi? Şimdi mütevazi bir halde, cevabı kendi gururunun kalıntılarında arıyordu. Eğer…..

Odadaki diğer adamın mızmızlamasıyla düşüncelerinden sıyrıldı.

“ Baksana Trysdale, neyin var senin? Sanki, evlendiğin için mutsuz gibisin. Bak bana, Bu fedakarlığa suç ortaklığı yapmak üzere Güney Amerika’dan iki bin mil uzaktan sarımsak, muz yüklü bir gemiyle gelmiş bir yardakçı daha—bir tanecik kız kardeşim vardı şimdi o da gitti, hadi, vicdanını rahatlatacak bir şey iç. “

Trysdale “ şimdilik içmiyorum, teşekkürler” dedi.

Diğer adam ona katılırken “senin brandin berbat” dedi. “Bir gün Punta Redonda’ya gelip bana uğra ve yaşlı Garcia’nın kaçak getirdiği şu eski içkileri dene, seyahatine değer. İşte eski bir tanıdık! Bu kaktüsü nereden getirdin Trysdale?”

Trysdale “ bir dostumun hediyesi, türünü biliyor musun?” dedi.

“ Şey, tropik bir bitki, Punta’da her gün yüzlercesini görürsün, üzerinde ismi yazan bir etiket var, İspanyolca biliyor musun Trysdale?”

Acı bir gülümsemeyle “Hayır, İspanyolca mı?” dedi.

“Evet, yerliler yapraklarının uzanıp, insanı çağırdığına inanırlar ve bu çiçeğe Ventomarme derler, İngilizce’de “gel ve beni al” demektir. “

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment