Karadelikler, evrenin herhangi bir köşesinde insanın gözbebekleri kadar kara ve insanın gözbebeklerini andıran bir görüntüde varlığını sürdüren gizemli oluşumlardır. Karadeliklerle alakalı hala tam bir bilgi söz konusu değildir. Özellikle karadeliklerin içine girilince ne olacağı ile ilgili çeşitli fikirler olmakla birlikte hiçbirisi bilimsel bir temele dayanmamaktadır. Ben de bu konuyla ilgili hiçbir bilimsel yönü olmayan ilginç bir düşüncemi ortaya koyacağım.

Karadelik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir. Kara delikler Einstein’ın genel görelilik kuramıyla tanımlanmıştır. Bizim iddiamız ise bir yıldızın çekimsel içe çökmesiyle oluşan kara delikler sayesinde aşırı yoğunluğa bağlı olarak evrenin o bölgesinde bir yırtılmanın söz konusu olması ve bu yırtılmadan dolayı karadeliklerin evrenin başka bir boyutuna kapı aralayabileceği ile ilgilidir. Bir kağıt düşünün, bu kağıda tek bir nokta kondurun. Ve şimdi kendinizi bu noktanın yerine koyun ve kağıt üzerinde gidebileceğiniz yerleri bir düşünün. Kağıt üzerinde gidebileceğiniz yerler bellidir ve evreniniz sadece iki boyutludur.

Peki, sizce bu nokta bu kağıdın dışına çıkıp ayrı bir varlık olarak yaşamına 3 boyutlu hayatımızda devam edebilir mi? Düşünün ki işte bizim 3 boyutlu evrenimiz de bahsettiğimiz kağıdın 2 boyutlu yüzeyi gibi… Ve oluşan karadeliklerin aşırı yoğunluğu sayesinde bu yüzeylerde bir yırtılma meydana geliyor ve bir başka evrene kapı açan bir oluşum meydana geliyor. Uzaydaki o nokta bu yoğunluk sayesinde 3 boyutlu formunu kısa süreliğine 2 boyut haline geçirerek o noktada bir yırtılma meydana getiriyor. Kağıttaki nokta için 3.boyutun bir anlamı yoktur, çünkü kendi iki boyutlu bir alemde yaşar. Buna benzer olarak ise kara deliklerin 3 boyutlu bir alanı nasıl iki boyutlu yüzey haline getirdiğini anlamak oldukça güç olmaktadır. Karadelik oluşumu sırasında ortaya çıkan bu inanılmaz güç sayesinde o alanda meydana gelen yırtılma belli bir çekim gücüne de neden olur. Mesela bir balonu bir iğne ile deldiğimizde ve balon patlamadığında balon delindiği yerden havayı dışarı çıkarmaya başlar, bunun nedeni ise balonun içindeki yoğunluğun balonun dışındakine oranla daha fazla olmasıdır. Balondaki hava daha yoğun ortamdan daha az yoğun ortama hareket eder. Şimdi kendimizi balonun içinde hayal edelim, balonun içi tüm bir evrenimiz olsun, balondaki delik ise bu evrenimizde meydana gelmiş bir karadelik olsun. Bu karadelik (balondaki delik) içerdeki havayı dışarı atarken aynı zamanda bize de bir çekim gücü uygulayacaktır. Bu durum yoğunluk algılama sınırına kadar devam eder, tıpkı kulaklarımızın her sesi algılamadığı gibi bu çekim gücü de bazı yoğunlukları algılamayabilir ve nihayetinde bunlara karşı bir etkide bulunamayabilir. Oysaki evrenimizdeki karadeliklerde bu yoğunluk algılama sınır aralığı ya çok geniş ya da böyle bir sınır hiç yok, çünkü ışığı bile içine çekebilecek bir güçte olması ışığın yoğunluğunu bile algılayabileceği seviyede olduğunu gösterir.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, karadelikler evrenin 3 boyutluluğunu kırarak o alanı 2 boyutlu bir zemin haline geçirir. Çekim gücü de diğer tarafa geçişte karşılaştığımız yoğunluğun bulunduğumuz yerdeki yoğunluktan az olması ile açıklanabilir. Evrenin belirli kısımlarında tıpkı bir küme keşimi gibi bir alanla bir diğer alan kesişebilir. Yaşam çiçeği adlı şekiller de aslında tam da bunu ifade ediyor. İçe içe geçmiş şekilde bulunan bu geometrik şekiller evrendeki bu alanların kesişimini ifade etmekle birlikte birçok dinde geçen göğün katları da bu durumu ifade ediyor olabilir. Birçok dinde göğün katları sayılmıştır. Bu katlar hakkındaki sayılar birçok dinde birbiriyle farklılık gösterse de ilginç olan şu ki özellikle bazı dinlerin birbiriyle hiçbir ilişkisi olmamasına rağmen neden ve nasıl göğün katları olduğu hakkında ortak bir bilgi birikimine veya inanca sahiptiler. Günümüzde, dinde geçen bu gök katlarının dünyadaki gökyüzünden ibaret olduğu savunulmaktadır.  Ama bana göre durum bu kadar basit bir şekilde ele alınamaz. Zaten öyle olsaydı Kur’an’da geçen bir ayete göre göğün direksiz durduğu söylenmezdi. Neticede göğün direksiz durduğu aşikar. Lakin uzaya çıktığımızda gezegenlerin neden bulundukları konumda olduklarını ve asıl önemlisi nasıl bu konumda kalabildiklerini anlamak, anlamlandırmak çok güç. Yerçekimiyle yaşamaya alışmış biz canlılar için bu ayet aslında bizim anladığımızdan çok daha geniş bir anlamı karşılıyor. Yine ayetlerde geçen bir bilgiye göre ahiret hayatında bir günün dünya hayatındaki binlerce güne denk geldiği ifade edilmektedir. Bu durumu karadeliklere yaklaştıkça zamanın yavaşlaması konusu ile bağdaştırmak mümkün gözükmektedir.

Biz insanlar evrenin en alt zeminindeyiz. Bu alt zeminde milyonlarca yıldız, göktaşı, gök adası, çeşitli gaz bulutları mevcuttur. Bu zeminin sınırlarına doğru hiçbir yıldız veyahut hiçbir madde kalmaksızın yalnızca simsiyah bir boşluk bizi karşılayacak. Üst kata geçiş fiziksel manada başarılabilecek bir şey değil. Mesela Hz. Muhammed (s. a. v.) Miraç’a çıktığı vakit bu katların birçoğunu geride bırakmıştır. Bu katlar arasında bazı analitik uyumlar mevcuttur. Mesela Kabe’nin olduğu yer daha üst katta başka bir önemli yere denk gelebilir. Katlar olarak bahsettiğimiz bu oluşum aslında tam manasıyla boyut kavramıyla ifade edilebilir. Ama tabii burada yazdıklarım tamamen kendi şahsi görüşlerim olmakla birlikte herhangi bir kanıtlanabilirliği yoktur.

Muhammet Bora Candan
Kendisi 1993 Samsun Çarşamba doğumludur. Uludağ Üniversitesi Uluslararası ilişkiler, Uludağ Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Adalet Bölümlerinden mezundur. Şu ana dek iki adet kitap bastırmıştır (Körün Rüyası ve Sonsuzluktan Bir Adım Öncesi).

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment