Bay Ishiguro, kitaplarınızdan birini hiç ikinci el bir kitapçıda buldunuz mu?

Evet. Bu tarz şeyler zor. İngiltere’de kırsal bölgede bir ikinci el kitapçıya girdiğim zaman ya da buna benzer bir şey, eğer orada benim kitabıma sahiplerse, “Bu bir hakaret! Biri benim kitabımı saklamak istememiş!” diye düşünüyorum. (Gülüyor) Ama eğer orada değilse de bunun bir hakaret olduğunu düşünüyorum, “Neden insanlar kitabımı takas etmiyor? Neden bu mağazada yok?” diye düşünüyorum.

 

Yazar olmak duyarsız olmayı gerektiriyor mu?

Evet, örneğin, eşim oldukça sert olabiliyor. En sonuncu kitabım olan Gömülü Dev üzerinde çalışmaya 2004’te başladım ama eşime küçük bir kısmını gösterdikten sonra durdum. Çöp olduğunu düşündü. (Gülüyor) Problem şu ki kendisi ilk olarak kız arkadaşımken ben bir yazar değildim. Yazmaya başlamamdan bile önceydi. Yani benim yazılarımı okuduğu zaman hala beni hala bir gün yazar olacak olan yeni mezun olmuş bir öğrenci olarak görüyor.

“Bir projenin esasında, özünde asla uzlaşmazdım.”

 

Booker Ödülü’nü kazandığınızdan sonra bile mi?

Gözü hiç korkmuyor ve beni hala yeni başladığımda, hiçbir yazım yayımlanmamışken olduğu gibi aynı şekilde eleştiriyor. Çok katı olmaya ihtiyacı var. 1980’den beri – 35 yıldır kitaplarım, gittiğimiz filmler ve oyunlar hakkında tartıştık. Ona katıldığım bazı şeyler var ve bazı şeylere her zaman karşı çıkıyorum. Yani çok ciddiye almadığımı söylediği bazı şeyler var, ancak ciddiye almam gerektiğini bildiğim öteki şeyler de var. Çok güçlü olduğu bazı alanlara sahip.

 

Ancak görüşünüz konusunda asla uzlaşmazsınız.

Hayır, Bir projenin esasında, özünde, iddialarda ya da temalarda asla uzlaşmam. Bu benim karımın beni eleştirmeye çalıştığı şey değil. Her zaman uygulama ile ilgilidir. Diyor ki, “Bunu doğru bir şekilde yapmadın. Ne yapmaya çalıştığını biliyorum ama başarmadın.” Bana hiç şöyle söylediğini sanmıyorum, “Kitabın gerçek vizyonu yalnış.”

 

Öyleyse niçin Gömülü Dev’i uzun zaman askıya aldınız? Anlaşılan bu romanın üzerinde çalışmaya 10 yıldan daha uzun bir süre önce başladınız.

Kitapları sık sık durduyorum ve birkaç yıllığına bırakıyorum. Beni Asla Bırakma’da, önceki kitabımda, üç kez girişimde bulundum! Yazdığım şeyleri bir kenara bırakabilirim, bu düşünceye alışkınım ve belki iki yıl sonra, üç yıl sonra eğer onlara geri dönersem… Değişmiş olacaklar. Genellikle hayal gücüm ilerliyor ve farklı bağlamları ya da bunu yapmanın farklı bir yolunu düşünebilirim. Benzer görünebilir, oldukça benzer görünebilir, ancak çok farklı bir önem üstlenir. Daha önce başıma geldi, bu yüzden birisi “Onu sadece bir kenara koy.” dediği zaman panik yapmıyorum. Çünkü kişisel deneyimlerimden bunun oldukça iyi sonuç verdiğini biliyorum.

 

Sonunda bir kitabı bitirdiğinizde nasıl hissettiriyor?

Bunu söylemeniz komik çünkü “Ah, bitirdim!” diye hissettiğim bu ana asla sahip değilim. Maçın sonunda futbolcuları izlerim, bilirsiniz, düdük çalar ve kazanır veya kaybederler. O zamana kadar yapabileceklerinin en iyisini yapıyorlardır ve o an bittiğini biliyorlar. Bu bir yazar için komik. Asla bir bitiş düdüğü yok. Çok muhteşem değil.

 

Neden değil?

Eh, kitabın yayımlanmasından sonra bile bir şeyler değişmeye devam ediyor. İngiliz ciltli kitabım çıktığından beri, örneğin, çok sayıda çevirmen şüphelerini dile getirdiler – küçük detayları yakalamada oldukça duyarlılar. Onların tüm yorumlarını dinlerim ve birazcık daha değiştiririm. Sadece ciltsiz versiyonu çıktığında bana en sonuncu haliymiş gibi geliyor ve durabiliyorum… Çünkü çok geç, bu son düdük. Gerçek bir zafer anı yok.

“Ah, bitirdim!” diye hissettiğim bu ana asla sahip değilim. Asla bir bitiş düdüğü yok. Çok muhteşem değil.

 

Daha fazla yazmak için baskı hissediyor musunuz? Otuz beş yıllık kariyeriniz boyunca sadece sekiz kitap yayımladınız.

Kariyerimin başında dünyadaki kitap sayısında bir problem olmadığına karar verdim. Bu tartışmayı Faber & Faber’deki editörüm, Robert McCrum’la gerçekleştirdik. Kendisi beni keşfeden adamdır. İlk romanımdan sonra ona “İkinci kitabımı yayınlayana kadar ne kadar süre geçmeli?” dedim. “Eh, kariyerin için her iki yılda bir kitap yayımlamalısın.” dedi. Ona her zaman bunu hatırlıyorum çünkü hâlâ çok iyi arkadaşız ve her zaman bunun aptalca bir öneri olduğunu söylüyor! Fakat o zamanlar “Bu benim için imkansız.” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

 

Genelde yaratıcılık aceleye getirilemez.

Tam o anda edebiyata sayısal olarak katkıda bulunmaya çalışmadığıma karar verdim; yapmam gereken şey, denemek ve zaten var olan kitaplardan biraz farklı olan kitapları yaratmaktı. Yeni ya da biraz farklı bir şey olmadıkça, bu büyük kitap dağına eklemenin anlamı nedir? Stanley Kubrick benim için bir çeşit modeldi. Bir projeyi düşünmek için uzun zaman harcayabilir ve her film tamamen farklı olabilir. “Kubrick gibi olmalıyım, gerektiği kadar bekleyeceğim.” Bu her seferinde yeni bir dünya inşa etmeme izin verirdi.

 

İlk olarak hangisini yaratıyorsunuz, hikayeyi mi dünyayı mı?

Hikayenin ihtiyaçlarına göre zmanı ve mekanı seçiyorum. Ve aslında, bu genellikle beni oldukça zorlu durumlara sürükler. Çoğu zaman bir hikayem var ama nerede olması gerektiğine karar vermedim, hangi zaman diliminde gerçekleşmeli… Yer keşfine çıkmışım, bir filmde olduğu gibi, kırsal bölgeyi arabayla geziyormuşum gibi hissediyorum. Zaman ve mekan, bu zamanı ve coğrafi olarak nerede olduğunu içerir, hikayemi anlatırken temel araçlarımdan biridir. Bu yüzden bu küçük dünyayı yaratmaya oldukça ilgi duymaya başlıyorum. Ayrıca müzik de hikâye anlatımım için çok önemlidir.

 

Nasıl yani?

Nasıl olduğunu açıklamak güç. Müzikte, özellikle de belirli bir şarkıya kendinizi kaptırırsanız, hiçbir sözü olmasa bile, şarkıdaki belirli bir duyguya aşina olursunuz. Ve yazarken, yapmaya çalıştığım şey belirli bir duygu türünü ya da belirli bir duygu durumunu iletmektir. Bu yüzden sıklıkla yakalamak istediğim duyguya oldukça yakın olan, hoşlandığım belirli bir şarkının atmosferini düşünürken buluyorum kendimi.

Belirli bir şarkıya kendinizi kaptırırsanız, hiçbir sözü olmasa bile, şarkıdaki belirli bir duyguya aşina olursunuz.

 

Kelimeler olmaksızın ne çeşit şeyleri anlatabilirsiniz?

Son birkaç gündür seyehat ediyorum ve bir sebepten ötürü gençliğini anımsayan yaşlı bir kişi hakkında bir şeyi yakaladığını düşündüğüm piyanist Keith Jarret’in en sevdiğim bir parçasını düşünüyordum. Enstrümantal, sözsüz bir parça, yani bu hikayeyi, yazmayı düşündüğüm bir sonraki romanda yakalamak istediğimi düşünüyordum. Buna benzer bir atmosfere ihtiyacım var: pişmanlık ve gururun bir karışımı. Ama bu hissi sadece bir müzik parçasını dinleyerek alabilirsiniz…

 

Bir müzik parçasındaki bir duyguyu sayfalardaki kelimelere nasıl tercüme ediyorsunuz?

Romancılar için problem, kelimeleri araç olarak kullanışımız ve kelimelerin sıklıkla makalelerde ya da argümanlarda kullanılışı. Baştan çıkaran şey her zaman mantıksal entelektüel kalıplar açısından düşünmek zorunda olduğunuzu düşünmektir. Ve tabii ki bu bir roman yazmanın önemli bir yönüdür, ancak aynı zamanda bir romancı için hayal gücünü bir müzisyenin, bir bestecinin veya bir ressamın kullandığı biçimde, mantıksal olmayan bir biçimde kullanmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Sadece bir tür entelektüel yazar olmamanın benim için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Kaynak: The Talks.
Fotoğrafın kaynağı: Nikkei.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment