Bugünlerde biraz farklısın. Aslında hep farklısın da, bugünler biraz farklı. Sanki bir gün öleceğini yeni öğrenmişsin gibi davranıyorsun. Onca görevin, sorumluluğun varken boşveriyorsun ve boşluğa devam ediyorsun. Beynin gerçekten de uyuşmuş gibi. Bir yere öylece bakmaya bile mecalin yok. Önceden en severek yaptığın iş, yemek yemek bile normal geliyor artık gözüne. İştahın eskisine göre baya kapandı. Neyse yararına olur bu.

Seni bir koltuğa bıraksalar. Yanına üç beş kap yemek. Bir de diğer ihtiyaçların için ufak imkanlar. Şüpheliyim başka bir şey arayacağına  artık. Neyden bıktın söylesene bana? Kaç yaşındasın sen ve neyden bıktın? Ben tanıyamıyorum da hâlâ seni, sormak zorundayım. Zorundayım çünkü seni tanımaktan başka gayem yok.

On yedi yaşındasın henüz. Ciğerlerin belki de ilk heves nefesleriyle dolmalı. Burnuna gelen her koku seni canlandırmalı, merak ettirmeli ve mutlu etmeli. Dışarı çıkmaya can atmalısın. Ama sen parçalanmış gibisin. Ciğerine çektiğin her nefes yakıyor orayı. Boşluktasın. Belki karanlıktasın demem gerekirdi ama ışığı görmedin. Işığı görmeden karanlıkta olduğunu nasıl anlayabilirsin ki? Çevrendeki insanların nefesini hissediyorsun, ama aslında yalnızsın. Bu kadar yakınında olmalarına rağmen bu kadar uzak olmaları garip değil mi? Kemiklerin kırılmış, acı bütün vücudunda. Buz tutmuş parmak uçların, dudaklarının parmaklığı gibi. Attığın çığlıklar parmaklıklara çarpıp sana geri dönüyor. Boğuluyorsun. Gözlerini kapatıyorsun. Her kapattığında şeytanlar bir adım daha yakınında. Korkuyorsun. Belki de korkmuyorsun. Çünkü bilmiyorsun, insan kendini güvende hissetmeden, nasıl korku nedir bilir ki?

Bunlar bir ölünün hissedeceği şeylerdir. Sen ise yaşıyorsun. Sadece fotoğrafına bakıp aşık olduğunu iddia edenlerden değilsin, kabul. Ama yaşadığın şeyler dışarıdaki hayattan öyle soyutlanmış, öyle basit şeyler ki. Birisine bir şeyler hissettin. Bir şeyler yaşadın. Hepsi geçmiş zamanda kaldı. Ama sen de geçmiş zamanda kaldın. Geçmiş zamanda yaşamaya devam ediyorsun ve birkaç yıl hatta belki birkaç ay sonra adı aklına bile gelmeyecek insanlar için acı çekiyorsun. Diğerleri kendilerini döngüye alıştırmış ve senden sonrası daima var. Sen neden geçmişte asılı kaldın? Anıları sürekli aklında döndürmeyi bırak. Sen düşünmesen bile solmayacaklar merak etme. Aklının bir köşesinde daima senin onları gün yüzüne çıkarmanı bekleyecekler. Ama daima. Biliyorum tek sorunun bu değil. Ne yazık ki hayatın sana adil davranmadığını düşünüyorsun ve sürekli isyan içerisindesin ama bu karamsarlıktan kurtulamazsan hep sorunlarla çatışacaksın. Senin tek yapman gereken kendini bugüne getirmek. Kendine gelmek.

Aslında kendindesin. Yani normal vakitlerde. Ruhunun kırmızı çatılı evlerin üzerinden atlaya atlaya gökyüzüne karışmadığı vakitlerde kendindesin. Gökyüzüne bakarken salma kendini. Biliyorum bir şey var orada. Anlam veremediğin ve çok klişe bir umut var. Uçan kuşlarda mı, mavi tonunda mı yoksa pamuk gibi duran bulutlarda mı bilmiyorum ama seni çok etkileyen bir şey var yukarılarda.

Aslında asıl sen hangisi bilmiyorum ki. Dedim ya tam tanıyamıyorum seni. Yani o kendinde olduğunu söylediğim vakitlerde mi kendindesin yoksa gökyüzüne tırmandığın günlerde mi? Yoksa bu sorgulamayı yapmak mı seni kendin yapmak? Karışık bir şeysin sen. Aklım seni almayacak gibi.

Annem aklını karıştıran insanlardan uzak dur derdi. Senden uzak durmalıyım. Aklımı karıştırman benim de hoşuma gitmiyor. Aptal yerine koyuyorsun bazen. Sahi, benim kendim kim? Sen misin? Bu soruya senin kim olduğuna karar verdikten sonra dönmemiz gerekecek. Epey vakit alacak gibi ama hiç değilse kendimizi kandırmadan doğru sonuca ulaşmış oluruz. Tanıyalım seni. Sonunda sen mi ben çıkacaksın, yoksa ben mi sen çıkacağım aklımı kurcalayan en büyük soru.

Buradan yola çıkarsak biz, ben miyiz yani? Bunu anlamak da çok zor ve biraz felsefik. Felsefeyi anlamam. Zaten daha önce de bahsetmiştim. Beynim bu aralar biraz uyuşuk. Yok, yok o sendin. Ben kim olduğumu bilmiyorum.

Yine de bilmediğim kendimden biraz bahsedersem hangimiz kimiz daha iyi anlaşılacak gibi. Ben, benim. Kedi sevmem. Ruhum çoğu zaman kaynar az bi zaman donuktur. Kağıtlara dokunmayı severim. Aklım bir hayli havada ama dert dinleyebilecek kadar olgunum. Artı bir şeymiş bu. Öyle diyorlar. Genelde kendime verdiğim sözleri tutamam. Zaten tanımadıklarımla aram hep kötü olmuştur. O yüzden bunu kafaya takmadım. Resim çizmeyi istemeye bayılırım. Ama asla çaba sarf etmem. Duvar boyadım onun yerine. Aklımın ruhuma karıştığı ve ruhumun aklıma karıştığı çok nokta oldu. Sesimi çıkarmadım. Bu onların arasındaki husumet. Ben karışırsam olmaz. Yeni doğan bebekleri sevdiğimi yeni fark ettim. Fotoğraf çekinmeyi sevmem çünkü fotoğrafa ruhumun çirkinliği yansır. Yalan söylemeyi seven bi ruhum var. Ben değil ruhum seviyor. Ne kadar buna mecbur olduğunu düşünse de bence mecbur değil. Doğruları söylediğinde kimse ona kızamaz. O bir şey yapmadı nasılsa. Yani, ben yapmadım. Saçmalamayı seven bir aklım var. Onu ben de severim ama. Saçmalık neşe de verir. Bu da çok saçma.

Kendimden bahsetmek garipmiş. Kendimin kim olduğunu bilmeden ucundan öğrenebildiğim kadarını yazdım. Umarım devamını da sızdırabilirim aklıma ve ruhuma ve tüm hücrelerime. Şimdilik bu kadarını öğrenmek kâfi. İnsan kendini tanımalı. Benim kendime sorduğum en çok soru bellidir zaten.

Sen kimsin?

buseunsal
Milyon tane insanın kirini bulaştırdığı bu sokaklarda, yağmuru bir çiçeğin yaprağından koklayan, toprak yerine betonla kaplı bu dünyada yüreğine ektiği çelimsiz bir ağaçtan nefes alan, mürekkebi göz yaşıyla dağıtan, farklı, şiirsel birisi. büse de derler.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment