Hava ciğerlerime doluyor ve burnum yavaş yavaş yanmaya başlıyor.

Başımda hafif bir dönme hissi ve ben inatla havayı içime çekmeye devam ediyorum.

Çillerim daha çok artsın diye güneş kremimi sürmedim bugün, özgür bıraktım hücrelerimi.

Ve inatla güneşe döndüm yüzümü, daha çok nefes aldığımı hissettim.

Başım bulutlara daha yakın ve gözlerim kapalı.

Sarı ışıltıya bakarken gözlerini açamayan ben, kısıkta olsa gözlerimi açıyorum.

Belki de göz çevremdeki kırışıklıkların daha çok artmasını diliyorum.

Rüzgar saçlarımı yüzüme savurduğunda dokunmuyorum onlara.

Kirpiklerime, dudaklarıma, burnuma dokunuşunu ahenkle seyrediyorum.

Çoğumuz gün içinde kuş seslerini farketmez bilirsin.

Ben inatla ve iştahla onca gürültünün arasında baykuşun, cırcır böceğinin, minik serçenin sesini ayırt edebiliyorum.

Parmak uçlarım sonbaharın gelişiyle yine üşümeye başladı ama ben bunu seviyorum.

Her mevsim bende güzellikleriyle doğuyor ve zaman kalbime kanat çırpan bir büyü gibi, iliklerime süzülüyor.

Üşüdükçe kendime dokunuyorum.

Ellerim önce omuzlarıma gidiyor.

Sonra üzerimdeki yadigar hırkayı çıkarıyorum ve tekrardan dokunuyorum bedenime.

Neden mi?

Hücrelerimin dans edişini daha iyi hissedebilmek için.

Bir başkasına ihtiyaç duymadan üşümenin lezzetine kanat çırpıyorum.

Yeşilin her tonunu görüyorum karşımda.

Sonra iyiki geldin diyorum, iyiki geldin ekim.

Herkes eylül’ün gelmesini aşkla beklerken ben inatla önce ekim sonra kasım ve sonra aralık gelsin istiyorum.

İnsan kendi içine dönmeden yazamıyormuş bunu bu mevsimde bir kez daha anlıyorum.

Ah, yazmak ve yaşamak ne büyük tutku!

Kalabalıkla inatla dans eden sen,

ne zaman varacaksın iğde ağaçlarının henüz yitmemiş kokusuna,

yaşamın arzusuna ve içindeki derin boşluklara?

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment