21.yüzyılın en büyük sorunu mültecilik krizi. Dünya tarihinde 60 milyona yakın insan yerinden edilmiş durumda. Son 6 yılda Türkiye en fazla mülteciyi topraklarında barındıran ülkelerin başında yer alıyor. Mültecilerin büyük çoğunluğunu ise Suriyeliler oluşturuyor. Son verilere göre Suriye’den 23 milyona yakın kişi kaçarak yerinden edildi. Türkiye açık kapı politikasıyla koruma sağladı ve Suriye’den Türkiye’ye gerçekleşen ilk toplu nüfus hareketi, 29 Nisan 2011 de 252 kişilik bir grupla gerçekleşti. Sonrasında bu geçişler giderek arttı ve bugün yaklaşık 3,6 milyon Suriyeli bulunuyor ve yarısından fazlası çocuk. Bu insanların topraklarını terk etmelerinin en önemli nedeni iç savaşlar ve terör. Bilinmeli ki bu savaşın en büyük kaybedeni Suriyeliler. Onları anlamaya çalışmazsak kaybeden taraf sadece onlar olmayacak.

Bugün 2. Dünya Savaşından sonra en büyük göç dalgası yaşanıyor. Baskıcı rejimler durmadan sivillere, kadınlara ve çocuklara karşı zorba tavırlar sergiliyor. Bu çocukların %30’u bireysel olarak silahlı ve fiziki bir şiddet mağduru. Şiddetin ve ölümlerin etkisi travmaları beraberinde getiriyor. Buna tıpta Post Travmatik Stres Bozukluğu deniliyor. Travma Sonrası Stres Bozukluğunu yaşayan çocukların sayısı %35. Vietnam savaşından dönen Amerikan askerlerinden daha yüksek bir oran. %45 ise klinik olarak depresyonda. Bu durum uyuyamama, kendini öldürmek isteme gibi belirtileri doğuruyor. %70’i ilkokul çağında olan çocuklar okulda değil, sokakta. Bu tehlikenin nereye varacağını anlamak için sanırım dünyaya bakmak lazım. Daha iyi bir yaşam umudu verilemez ise elimizden çok çocuk kayıp gidecek. Fakat çocuklardan resimler çizmeleri istendiğinde halen umut dolu resimler çizebiliyorlar. Yani henüz hiçbir şey için geç değil.

Daha iyi bir yaşam umuduyla 3. ülkeye geçmek isteyen mülteciler farklı yöntemler deneyebiliyor. Bu konuda İtalya ve Malta’yı en güvenilir geçiş güzergâhı olarak görüyorlar. Bu durumu fırsat bilenler yüzünden insan tacirlerinin sayısı artıyor. Artık göçmen kaçakçılığı uluslararası bir sektör haline geldi. Bu sektörün Mısır, Tunus, Türkiye, Yunanistan, İtalya, Malta ve İspanya gibi ülkelere yayılmış geniş bir ağı bulunuyor. Her bir mülteciden bin, bin beş yüz euro alıyorlar. Dünya ülkeleri kapılarını kapattıkça bu şebekelerin sayısı artıyor. Bazı ülkeler sadece eğitimli mültecileri kabul ediyorlar. Kalifiye olmayan kimseyi almak istemiyorlar. NATO bilindiği üzere Akdeniz ve Ege’de insan avlıyor.

Ölüm pahasına çaresizlik içinde bu yola başvuran insanlara karşı daha fazla göz yummamak gerekiyor. Her ülkenin bu noktada mülteciler için kota ayırması isteniyor. Fakat Trump bir açıklamasında hiçbir şekilde mülteci kabul etmediğini dile getirerek duvarlarını sert şekilde örmüş oldu. Bu durum ırkçılığın yükselmesine sebebiyet veriyor. Korku üzerine politika kurmak ne kadar yarar sağlar bunun üzerine oturup düşünülmesi gerekiyor.

Mültecilerin kıyıya vuran cansız bedenleri sonrası bazı ülkeler bu duruma kayıtsız kalmadılar. Aylan bebeğin sesi bir nevi mültecilerin sesi haline geldi. Fakat bu ölümler sonrası insanlardan bir sürü yorumlar geliyor, şaşıranlar oluyor. Nasıl olur da bu kadar basit botlara çoluk çocuk binebiliyorsunuz diye. Kısacası maceraya açılıyorsunuz diyorlar. Olaylara yorum yapmadan önce bağlamı ve koşulları her daim göz önünde bulundurmak gerektiğinin kanısındayım. Onların geldiği yaşamlara bakarsanız bunun aslında çok da saçma olmadığını göreceksiniz. Bombalardan kaçıp gelen insanlar bunlar. Her günü ölüm olarak geçen insanlar hayatta kalmak adına sadece şanslarını deniyorlar. Verilere bakacak olursak 2018 yılında 3.200 kişi boğularak öldü. Ama üzücü de olsa geçen insan sayısına bakıyor mülteci.

Yarına baktığımız zaman savaş bitse bile bir kısmı Türkiye’de kalmak isteyecektir. Bunu için entegre etme çabaları ve projeler üretilmeli. Lokalde uyum süreçleri var ama yoğunlaşılan yerlerde daha farklı bir süreç işliyor. Bu gettolaşma dediğimiz süreç paralel toplum yapılarını hızla geliştirebiliyor.

Toplum yapısı değişirken yapılan araştırmalar da bazı noktalara özellikle dikkat çekiyor. Yapılan bir araştırmada sorulan soruda Suriyelilere %80 benzemediğimiz dile getirilmiş. Gerçekten benzemiyor muyuz yoksa benzemek mi istemiyoruz? Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün bu konularda çalışmaları bulunmakta. Sürecin iyi işlemesi için yerel yönetimlerinde bu işin içine girmesi gerekiyor.

Peki, insanlar bu süreçten neden bu denli korkuyor derseniz üç madde ile açıklayabiliriz:

  • Ucuz emek ve işsizlikte artış
  • Suç oranlarında artış
  • Kamu kaynaklarında eksilme

Çözüm içinde:

  • Başta batı ülkeleri kitlesel göçü kaldırabilecek düzeyde kotalar belirlemeli
  • Mültecilere temel haklar sağlanmalı
  • Göçe kaynaklık eden sebepleri sona erdirmek için etkin politikalar gerçekleştirilmelidir.

Bu korkuyu sağlayan faktör ise ırksal milliliktir. Ama dünyadaki kaynakların eşit bir biçimde dağıtılması gerekiyor. Kimse yerinden edilmekten hoşnut değil. Sadece özgürce nefes alınacak bir kentin hayali ile yaşanıyor. Birkaç yıl önce Avrupa’ya gidebilmek için Macaristan sınırında bekleyen 13 yaşındaki Suriyeli Kenan’ın sözleri aslında her şeyi anlatıyor:

‘‘Sadece savaşı durdurun. Biz Avrupa’ya gitmek istemiyoruz.’’

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment