Münsterberg ve Sinema
Sinemanın sanatsal değerini ortaya çıkarmak için tiyatro ile mukayese yoluna gitmiş ve dil olarak getirdiği yenilikler nedeniyle hiçbir zaman tiyatroya indirgenemeyeceğini savunmuştur. Sinemasal anlatım yöntemleri arasında sayabileceğimiz yakın çekim (ayrıntı), flashback (geri dönüş), flashforward (ileri sıçrama) gibi unsurların dikkat, hatırlama, hayal etme, duygusal durumların ifadesi gibi insan zihninin çalışma prensipleri ile olan benzediğini fark ederek sinemanın psikolojik alanına büyük önem vermiştir.
Münsterberg, psikoloji alanının içinde yetişmiş biri olmasıyla birlikte sinemanın insan zihnine olan etkilerinden bahseder. Sinema iki boyutludur ve seyirci bir film izlediği zaman sahip olduğu fikirleri, edinimleri ve dünya görüşüyle onu kendi zihninde tamamlar. Münsterberg, bu doğrultuda sinemanın hayal gücüne hitap ettiğini, dolayısıyla da sinemayı anlamlandırıp yorumlamanın da mümkün olduğundan bahseder. Tiyatro ile sinemayı karşılaştırdığı bu çalışmasında sinemanın tiyatro karşısındaki üstünlüklerini ortaya koyar. Örneğin; detay çekimlerle (yakın çekim) karaktere daha da dikkat kesilir, onunla bütünleşip onu daha iyi anlayabiliriz. Karakterin suratına yapılan bir yakın çekim onun o anda sahip olduğu duygu durumunu kavramamıza daha da yardımcı olur. Ya da karakterin eline yapılan detay çekimlerle odak noktamız karakterin eli olur ve o anki anlatıya göre zihnimizde bir hissiyat ya da fikir oluşur. Ama tiyatroda izlediğimiz oyunun karakterine yakın çekim yapamayız; onun yaptığı el hareketleri, yüzündeki duygu durumunu koskoca bir sahne içerisinde küçücük bir parça olarak görürüz. Sinemada olduğu gibi dikkatimizi bütünüyle o karakterde toplayamayız, tiyatro sahnesinde gerçekleşen diğer şeyler dikkatimizi bozabilir, o an o karakterin anlatmak istediği şeyi kaçırabiliriz. Ayrıca tiyatroda mekan, zaman sınırlaması da sinemaya oranla çok dardır. Münsterberg’in bahsettiği flashback, flashforward gibi unsurlar sinemanın zamansal ve mekansal açıdan ne kadar özgür olduğunu gösterir niteliktedir. Bu özgürlük de sinemayla uğraşanlar için oldukça yaratıcı, özgün işler çıkması ve sinemanın bir sanat olarak kendini göstermesi ve var olabilmesi açısından oldukça kıymetli bir belirlenimdir.
Sinemayı böylesine müstesna bir sanat olarak yorumlayıp, derinlemesine incelemesi bir tarafa, o zamanlar yazdığı şeylerin bugün halen temel olarak sinemada kullanılıyor olması da ayrı bir takdire şayandır. Münsterberg’e sevgilerle…

Arnheim ve Sinema
Sinemanın bir sanat olarak değerlendirilip yorumlanmasında önemli etkileri olan önemli kuramcılardan birisi de Rudolf Arnheim’dır. Sinema perdesindeki görselliğin estetik değerini överken, filmde senkronize ses ve görüntü kullanımını eleştirip, renkli filme ve sinemanın sürekli kendini teknolojik gelişmelere adapte etmeye çalışmasına karşı çıkan bir tavır içerisindedir. Sinemanın, yaşamın sadece yeniden bir üretimi olmadığını ve bu anlamda da sinemanın bir sanat olma özelliğine büründüğü görüşünden hareket ederek son dönem yazılarında da kusursuz film ve ikinci tür gerçeklik gibi kavramlarla gerçekçilik karşıtı kuramını dijital sinema döneminde de devam ettirmiştir. Münsterberg ve Arnheim, ikisi de Gestalt okulundan gelmiş olduğundan, içerikten arınmış bir şekilde perdedeki görüntülerin algı süreci ile ilgilenmişlerdir. Bu noktadan sonra da ayrılırlar. Münsterberg kısmındaki yazıda bahsettiğim gibi Münsterberg’e göre sinema zihne hitap eder. Arnheim’a göre ise; filmin teknik sınırlarının kayıt esnasında gerçekliği yeniden düzenlemeye zorladığını, bu vesileyle de sanat olabileceğini savunur. Gerçekliğin doğasının değiştirilebileceğinden ve yeni gerçekliğin yaratılabileceğinden bahseder. Yaratılan bu yeni gerçeklik de sinemanın sanatsal yönüne bir vurgudur.
Sinemanın tümüyle görsel bir sanat olduğunu savunan Arnheim, ses kullanımının sinemaya çok az şey kattığını, hatta bazı durumlarda sesin, görselin gücünü azalttığını belirtir. Yönetmen, imgelerle aktarması gereken mesajını “kolaya kaçarak” bir diyalogla aktarabilir. Sinemaya eklenen teknolojiye karşı sert tutum içindedir ve bu teknolojiye eğilimli olan yönetmenlerin sinemanın sunduğu araçları etkili kullanmayı çok yavaş öğrendiklerini ve eklenen her teknolojinin de bu öğrenme sürecini yavaşlatacağını ve sinemanın da bir sanat olarak yetkinliğe ulaşamayacağını söyler. Lakin o görüşlerin üzerinden yıllar geçer ve Arnheim’ın bu düşüncelerinin aksine günümüz sinemasına bakıldığında rengin, sesin sinemanın anlatım araçlarına yeni olanaklar kattığı, sinemayı zenginleştirdiği su götürmez bir gerçektir. Zaten Arnheim’ın kendisi de, sese karşı olan sert tutumu ve sesli filmin iyiden iyiye kabul görmesiyle zamanla yumuşar.
Radikal olan fikirlerine pek katılmasam da sinemayı bir sanat dalı olarak değerlendirip yüceltmiş olması, film sanatının temellerini adeta bir arkeolog gibi kazıyıp çıkarmış olması ve bu temellerin birikmiş olduğu Sanat Olarak Sinema kitabının etkilerinin bugün dahi devam etmesi ve film yapılırken başarıya ulaşmak için onun tespit edip sıraladığı kalıpların kullanılmak zorunda olması, sinemaya bir falcı gibi değil bilim adamı olarak gelecekte önüne çıkacak problemleri sıralaması onu benim tarafımda saygın bir yere yerleştiriyor. Teknolojinin sinemaya girmesiyle sinema dilinin daha da genişleyeceğini ve bunun olumsuz bir durum olduğunu savunan Arnheim’ın görüşleri bir tarafa, sinema bir sanatsa – ki sanat – sanat denilen şey olduğu yerde beklemez, formları aynı kalmaz, anlatımı tek başına sade, yalın ya da metaforik olamaz. Sanat değişkendir, biriciktir ve zenginliklerle doludur ve zenginleşmesi de o şeye sanat dememizin önemli göstergesidir. Dolayısıyla sinemanın siyah-beyaz, sessiz bir form olarak eskiye dönmeyeceği, siyah-beyaz veya sessiz formun bir alternatif olarak sinema sanatının zenginliklerinden biri olduğu ve her zaman yeni biçimler aradığı gerçeği de önümüzde durmaktadır.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment