LoadingSonra oku

Üniversitedeyken (bu şekilde çok geçmiş gibi bahsetmek gerçekten çok komik mezun olalı daha 1 ay olmadı zira, her neyse) bir amfide derste hatırlıyorum 200’e yakın kişiyi. Özgürlük denizinde hepimize bir çay kaşığı su pay biçilmişti. Bizler, üniversiteli gençler dört senenin sonunda yargılanma ya da olumsuz tepki görme korkusu olmadan konuşmaya başlamıştık. Önemli bir soru hatırlıyorum. Hocamız peki demişti bu psikolojik hastalığın erkeklerde daha fazla görülmesinin nedeni nedir sizce?

Çok komik idik inanın, konuşmayı yeni öğrenen bebekler gibiydik biz kadınlar başladık erkekler hakkında beyinsiz, düşünmüyorlar diye konuşmaya araya da bir iki kadınlar baskı altında yetiştiriliyor cümlesi yerleştirildi. Konuşmaya başladığımız anda saldırmaya başladık, hakaret ettik, küçümsedik. Ya bize bu öğretilmişti ya da yaşarken kendimizi bu şekilde korumayı biz öğrenmiştik. Her halükarda o gün konuştuk. Daha fazla dayanamayan az sayıdaki erkek nüfusu haklarını aramaya başladılar. ‘Hayır’ dediler, bize burada hakaret ediliyor. İyi dediler, kendilerini bu yağmacı düşüncede aklamaya çalıştılar ve en sonunda dediler ki ‘ biz nasıl düşünemiyoruz, kız arkadaşlarımıza sorar mısınız şimdiye kadar kaç yazar kadın çıktı toplum sahnesine, kaç kadın filozof, şair vb. Konuşamadık hiç birimiz. Söylenecek bir şey olmamasından değil. Ezbere kanıtlar sunamayacak olmamızdan. Kadın nüfusunu ezilmiş göstermek değil niyetim. Halihazırda bir çay kaşığı su payı az geldi, konuşuyorum. İçimde kaldı o gün kanıtsız bir şekilde sessizce oturmak zira söyleyecek çok şeyim vardı. Araştırmamı yaptım, kanıtlarımı topladım ve en önemlisi fikirlerimi sahiplendim.

Antik çağda Krotonlu Theano, bazı yazarlar tarafından fahişe olarak nitelendirilen Aspasia, ve benim en sevdiğim din çatışmaları arasında kütüphanecilik ve düşünce özgürlüğünü savunan, ayrımcılığa karşı duran, İskendiriye’de arşiv belgelerini yıkım esnasında kurtarmaya çalışan Hypatia. İşin sonunda hiçbir dine değil felsefeye inandığı için taşlanarak öldürülen güzel Hypatia. Tek devirle kalmadı tabii ki kadınların tarihsel varlık mücadelesi Orta çağ ve Rönesans döneminde de bir çok isim göze çarptı. Lakin ben sadece başından ve sonundan bahsedeceğim.

Toplumun düzenini ne belirler? diye bir soru sorduğumuzda çeşitli cevaplar ortaya çıkabilir. Lakin toplumun düzenini yönetim ve politikalar belirlemektedir. İyi bildiğimiz Osmanlı Devleti‘nden ve örnek teşkil edebilecek Birleşik Krallık ve  VIII. Henry‘den feyz alabiliriz. Nasıl yani? En çok bilinenlerden tütün ve alkolü yasaklayan içenleri cezalandıran IV. Murat, peki izlenen bu politika halkta tütün ve alkolün azaltılmasına yol açmaz mı? Yani tütün ve alkolü var eden de yok edende hükümdarın izlediği politikalardır. Ve VIII. Henry papalığın kendini krallıktan üstün saydığını düşünmemiş midir? Ülkenin hakimi kral ve halkın inancının hakimi Tanrı. Toplumsal olaylarda ve ihtiyaçlar halinde krallığa başvururken, dini gereksinim ve ihtiyaçlarda papalığa gidiyorsun. İyi de kardeşim ne güzel işte diyenleriniz olabilir. Lakin ortada çelişen birkaç nokta var. Bunlardan birincisi aynı konu üzerinde farklı kuralları olan papalığın ve kraliyetin hangimiz üstünüz, şimdi kimin kuralı geçerli kargaşası. Peki kral VIII. Henry bu konuyu nasıl halletmiştir. Papa, piskoposlar ve dahil olan herkesi kendisine bağlılık yemini ettirerek. Edelim gitsin fikri cazip gelebilir. Lakin yemin dediğimiz bir semboldür, amaç papalığın kralın elini öpmesi idi. Bu olmayınca kraliyet papalığın himayesinden çıkmış ve farklı dini görüş benimsemiştir. Ne kadar kolay değil mi? Bu zamana kadar belirli yönde inançları olan halk ne de kolay kabul etmiş bu reformu. Demeyin! çoğu canını korumak için, dediğimiz bir, söz sözden zarar gelmez diyerek yemin etmişlerdir. Yemin etmeyenler ya yakılmış ya da boynu vurulmuştur. Dönemin ceza anlayışı nasılsa artık. Evet yönetim ve politikalar… Çağlara baktığımızda ataerkil yönetimin ülkeler üzerinde etkisi olduğu, erkeklerin ilk çağlardan itibaren ön planda olduğunu zaten biliyoruz.

İlk başlarda kişisel ihtiyaçlar ve sahip olunan özellikler çerçevesinde mantıklı bir görevlendirmeyle başlayan bu düzen zamanla eğitimsiz zihin misali bireysel hırslara dönüşmüştür. Sahip olmak istediği kadına istek ile ulaşamayan birey politika ile ulaşmıştır. Öyle bakmayın arkadaşlar o devirlerde herkes bir Platon bir Aristo değil ya. Aynı anlayış ve özveriyi herkeste arayamayız. Ve her daim yönetimde bu zihniyette insanlar da bulunmamıştır. Lafı çok uzatmadan, bu nedenledir ki George Orwell‘in 1984 kitabındaki gibi dönemin başındakiler bırakın bir eseri, yeri gelir seni bile bütün kaynaklardan silip hiç var olmamış gibi gösterebilir. Zor değil o devirde bunlar. Hanedan olaylarında şehzadelerin kulelere kapatılıp ölmüş gösterilmesini az okumuyoruz. Bunlar sadece hayal gücü sonucunda ortaya çıkan fikirler dahi olsa, o zamanda yaşanmamış dahi olsa bir insan tarafından düşünülüp hayal edilmiş olması uygulanabilirliğine kanıt niteliğindedir. Ben şuan Hypatia’nın yazdığı hiçbir kitaba ulaşamıyorum, neden peki? Yaşadığı döneme özgü bunalımların sonucu bütün eserlerinin yakıldığını bildiğim için. Ben bunu nereden mi biliyorum, çünkü okuyorum. Çünkü dönemin erkek düşünürleri kitabında ya öğrenci olarak ya da öğretmen sıfatıyla Hypatia’dan bahsediyorlar. Biz bu kaynaklara ulaşabiliyoruz. Gel gelelim eskiden kadınların edebiyat, felsefe, düşünür, şair sahnesinde neden olamadığı hakkında fikir sahibi olduk. Peki şimdi neden yoklar sorusuna.

Hepimizin bildiği gibi Avrupa gibi kendini gelişmiş ve aydın göstermeye çalışmış ülkelerde bile kadınlar politikada  19. yy ve daha etkin olarak 20.yy var olmaya başladılar. Bu var oluşu elde edebilmek, hak savunabilmek için kaç kadın öldü buyurun Google amcamız hizmetimizde beleşe bilgi yok. 1892 ‘Muhadarat- Fatma Aliye Topuz’ bakınız daha politikaya yeni yeni girerken kendini hemen ortaya koyan bir Türk yazarımız. O an o kitapçıda kitabının olup olmaması yazmadığı anlamına gelmez, yayınlayamadığı anlamına gelir.

Ve halen Orta doğu; petrol, savaş ,barış ,otorite, iktidar, Arap baharı ve dahası… Her şeyin altında kalan halklar. Kadın ve erkekler, insanlar.

Mısır; cinsel taciz, kadın sünneti ve politikada kadınların hiçbir yerinin olmaması,

Irak; kocasının izniyle pasaport alan kadınlar, ilk oyunu 2013 de kullanan kadınlar ve parlamentoda yeri olamayan kadınlar,

Suudi Arabistan; araba kullanmasına devlet izni olmayan kadınlar,

Suriye, Yemen, Sudan, kürtaj yaptırırsa ceza alan Lübnan, Filistin, kocalarından boşanamayan Fas, aynı işi yapıp daha az maaş alan Tunus, Katar ve dahi birçok ülke.

Ve bakın Duygu KOÇ’un ORSAM’daki yazısından bir kesit;

“Haziran 2010 ayının başı itibariyle İranlı yetkililer, yakışıksız kabul edilen giysiler giyen kadınları tutuklamak amacıyla Tahran’da polis devriyeleri uygulaması başlattı. Aşırı tutucu kesim, kurallara uygun olmayan giyimin bir “güvenlik meselesi” olduğunu ve “gevşek ahlakın” İslam Cumhuriyeti’nin temellerini tehdit ettiğini söylüyor. İran’ın içişleri bakanı, “anaokulundan ailelere kadar” uygun giyimi teşvik etmek üzere bir “iffet planı” için söz verdi.

Kadınların düşünmeden önce yapması gerekenler; iffetli giyim ,temiz ev,her istenildiğinde cinsel ilişki,sağlıklı erkek çocuklar,fiziksel şiddet sırasında sessizlik daha aşağılanası bir sürü kurallar. Ve evet sen bir kadın olarak edebiyatta, sanatta rol alamıyorsun neden hayırdır kıskanıldığın için yüzüne kezzap mı döktüler yoksa! Yinede kalk ve evet sen hep kalk.

Ve dahi uygulanan politikalara rağmen kalk, bu uğurda öl. Çünkü kadınım sen kalkmadan onlar susmayacaklar.

Arife Yalçın
Gezgin olmak vardı ya da fotoğrafçı, sosyolog belki de antropolog. Toplumsal engeller diyor savunma mekanizmam ama zihnim olmayışımdaki esas engelin ben olduğumun farkında. Yine de hemşire olmayı seçtim. İnsanların fizyolojik yapısında ufak bir gezinti gezgin olmama yeterdi. O insanları hatırlamam, diğerleriyle ilişkilerini bilmem, öz geçmişleri hakkında fikir sahibi olmam bu 4 istediğime el ayaktı. Geriye sadece düşünmek kaldı!

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment