LoadingSonra oku

Ortaçağ Avrupası. Vebanın tüm Avrupa’yı ele geçirdiği zamanlar. Vebanın sorumlusu ve de cadı olarak görülen kadınlar. Ve diri diri yakılıyorlar. Engizisyon mahkemeleri. Gittiği haçlı seferlerinden on yıl sonra dönen yorgun bir şövalye, Antonius. Onun filozof tavırlı bayraktarı Jöns. Ve ölüm.
Ölüm, siyahlar içinde elinde tırpanıyla şövalyenin karşısında belirir. Tanrısı adına haçlı seferlerinde savaşan şövalye bu kez yine aynı tanrının vebaya,ölümlere göz yumduğuna inanamaz. Antonius böylesi bir ızdıraba neden olan Tanrı’dan kuşkulanmaya başlamıştır. Zamanının dolduğunu söyler şövalyeye ölüm. Şövalyenin cevaplamak istediği soruları vardır. Zaman ister ölümden. Ve santranç oynamaya davet eder ölümü. Şövalye mat ederse ölümü, ölüm yakasını bırakacaktır. Şövalyenin kazancı ise hayatı için anlamlı bir şeyler yapabilmek, inancını kurtarabilmek için zamandır.
Şövalye: Sen de kimsin?
Ölüm: Ben Ölüm’üm.
Şövalye: Benim için mi geldin?
Ölüm: Uzun zamandır seninleydim.
Şövalye: Şimdi anlıyorum.
Ölüm: Hazır mısın?
Şövalye: Ben değil ama bedenim korkuyor.

Şövalye: Bir dakika bekle.
Ölüm: Hepiniz öyle dersiniz ama ben erteleme yapmam.
Diğer yandansa tüm sevimlilikleri, masumluğu ve hayatı umursamazlıklarıyla bir tiyatro kumpanyası gösterilerini sunmaktadır. Özellikle Jof ve Mia çifti birbirlerinin varlığı sayesinde içinde bulundukları dünyadan uzak, hayata tutunmayı başarmış ve geleceğe umutla bakmayı başarabilmişlerdir. Bu önemli bir nokta. Neden mi ? Bunca umutsuzluğun olduğu bir ortamda mutlu yüzler takınıp gülebilen bir tek onlardır. Ve umut bu dünyada ihtiyaç duyulan tek şeydir belki de. Aslında bir şey daha vardır onlarla ilgili. Jof’un gördüğü hayaller. Bir keresinde bakire Meryem ve bebek İsa’yı görür Jof. Tabiki Mia bunların Jof’un hayal gücünden kaynaklandığını söyler. Gerçekten hayal midir bunlar ? Son sahnede ufukta ölümle dans edenleri gördüğü de mi hayal gücüdür ? Mia’nın bebeğine söylediği ninnide de Meryem geçtiğine göre çift inacın sembolüdür diyebilir miyiz ? Veya sadece umuttur. Güzel günlerin umudu. Belki de mutluluk, en basit şeylerden haz almakta gizlidir sadece,aile yaşamının gösterişsiz çekiciliğinde saklıdır veya . Belki de Tanrı; en saf haliyle, sade ve süssüz bir hayatın ardında bizi bekleyen “sevgi”dir.
Öte yandan şövalye sorgulamaya devam etmektedir. Bunu gerek şeytanla birlikte olduğuna inanılan kıza sorular sorarak yapmaya çalışır. Gerekse İsa heykelinin önünde dikilip onun son anını hayal ederek. Kilisede kendi kendine sorularına cevap ararken bir ses ona cevap verir.Konuşur onunla içinden geçenleri anlatır. Ölümdür konuştuğu. Burada da yalnız bırakmamıştır onu.                                                                                                          Ölüm: Neyi bekliyorsun?                                                                                          Şövalye: Bilgi istiyorum.
 Ölüm: Garanti istiyorsun.
 Şövalye: Her neyse.
 Şövalye: İnsanın duyularıyla Tanrı’yı kavrayabilmesi o kadar imkansız mı? O neden yarım vaatlerin ve görülmeyen mucizelerin ardına saklansın ki? Kendimize inancımız yoksa başkasına nasıl inanç duyabiliriz? Benim gibi inanmak isteyen ama yapamayanlara ne olacak? Ya inanmayan, inanamayanlar? İçimdeki Tanrı’yı neden öldüremiyorum? O’nu kalbimden atmak istememe rağmen neden alçaltıcı ve acı verici şekilde içimde yaşamaya devam ediyor. Neden her şeye rağmen bu gerçeklikten kurtulamıyorum?
 ….
 Şövalye: Dinliyor musunuz?
 Ölüm: Dinliyorum.
 Şövalye: Ben bilgi istiyorum! İnanç ya da varsayım değil, bilgi. Tanrı’nın kendini  göstermesini, benimle konuşmasını istiyorum. Ama o suskun. Karanlıkta Ona sesleniyorum.  Ama sanki hiç kimse yok.
 Ölüm:-Belki de kimse yoktur.
 Şövalye: O halde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm  karşısında yaşayamaz.                                                                                              Ölüm:Çoğu insan ne ölümü ne de yaşamın hiçliğini düşünür.                                    Şövalye: Ama bir gün hayatın son anlarında karanlıkla yüzleşmeleri gerekecek. O gün…  Korkumuzdan bir imge yaratır ve sonra o imgeye Tanrı adını veririz.

Bergman’ın 1957de çektiği bu filmi de diğerleri gibi kendinden izler taşıdığını söylemeden geçmek istemiyorum. Babasının papazlığından dolayı çocukluğu kilisede geçen Bergman’ın tanrı sorunsalına bir diğer Bergman film eleştirimde dikkat çekmiştim. Bergman bu filmine zaman olarak Ortaçağı seçmiştir. Bu şaşırtıcı değildir. Ortaçağda Avrupa, haçlı seferleri ve veba göz önüne alındığında hiç de umutlu değildir. Ve bu tam da filmin çekildiği yılla ilgilidir. Gerek birinci- ikinci dünya savaşları gerekse soğuk savaş sonrası Ortaçağın skolastik düşüncesine karşılık 20.yy diktatörlerinin varlığı insanlık bir başka savaşa daha sürüklemiştir. Varoluş ve insanın kendiyle savaşı.
Film şövalyenin tiyatro kumpanyasıyla karşılaşıp onları ormandan daha güven içinde gitmeyi teklifiyle devam ederken ölüm onları an ve an izlemektedir. Şövalye için tiyatro kumpanyası farklı bakış açısı sağlaması bakımından önemlidir. Şövalye için bir diğer bakış açısını sağlayansa bayraktarı Jöndür. Aşkı da tanrıyı da reddeder Jön.
Film Jof’un şövalyenin ölümle santranç oynadığını fark edip Mia ve bebeğiyle kaçması ve bu üçlü dışında geri kalan herkesin ölümüyle son bulur. Son sahne ise bu kişilerin ufukta ölümle dansıdır.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment