LoadingSonra oku

4.Bölüm : Öz Evladın Vefası :

Bir Cumhuriyet kuruldu bu ülkede ve Cumhuriyet’in içinde sarıp sarmalanmış bebek Türkiye. Anadolu kucakladı önce ardından Karadeniz ve Ege. Doğanın mimarı bekledi sıranın kendisine gelmesini, her zamanki gibi bonkör olacaktı kucağındaki bebeğe.

Yazı dizimizin dördüncü bölümüne şiirsel bir giriş yaparken amacımız Türk toplumunun nice badireler, savaşlar, doğal dersler atlattıktan sonra sınırları olan bir kutu ülke haline gelmesine dem vurmaktı. Göktürkler, Orta Asya, Selçuklular ve Osmanlı derken bir devrin sonunun adı Yeni Türkiye olmuştu Avrupa ve Asya’yı birleştiren köprüde.

Bebeğin bu sancılı doğum hikâyesini kuytu bir gölge içerisinde takip eden tanıdık bir sima, elindekileri paylaşmak için söz hakkının kendisine gelmesini bekliyordu. Ve o gün geldiğinde toplum bir şeylerin eksik olduğunu fark edecek, gölgeler içinden eski dostunu aydınlığa taşıyacaktı.

Aslında bu hikâyenin sonu beklenilen sondu. İnsanlar savaştan ve yıkımdan başlarını kaldırınca ellerinde kalanlara baktılar ve unuttukları güzellikleri aramaya başladılar. Doğanın mimarı o kadar vefalıydı ki bu hoyrat dünyada bir kere olsun küsmedi insanoğluna. Kollarını sıvadı, eski dünyanın güzelliğinden yansımalar yeniden aydınlandı.

Ama bu sefer toplumun her şeyin üzerinde tuttuğu bir kavram zehirlemişti insanlığın beynindeki en değerli hücreleri. Güzellik, Doğallık, Sağlık ve Zarafet  arayışının yerini para, zenginlik ve cimrilik alıyordu. Kurulan Büyük Meclis, Medrese ve Camiler’de, Taş Hamamlar da doğanın mimarı yine tüm muhteşemliğini korurken yeni ülkenin usta mimarının yerini beton, kerpiç, tuğla gibi soğuk inşaat fertleri almıştı.

Yüzyıllarca en büyük uygarlıkların vazgeçilmezi olan doğanın mimarı rütbesini neden kaybetmişti? Bu sorunun yanıtı maalesef aciz bir zihniyet gölünde boğulmanın eseriydi. Yeni dünyanın kuruluş hikayesi ucuz, kalitesiz, güzellikten, zarafetten mahrum sadece paranın önemli olduğu ve doğanın mimarının lüks yakıştırması ile karanlığa itildiği bir devrin hikayesiydi. Artık asıl olan para, gerçek güzelliğin adı ise lüks olarak anılacaktı.

Beton Bloklar Arasında Büyüyen Bebek

Bebek Türkiye’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Paşa bu ülke için neler hayal etmişti bilinmez ama 1940’lı yıllara yaklaşırken gözlerini dünya hayatına yumduğunda doğanın mimarı kimsenin kirlenmiş ellerine bırakmadı atasını.

Atamızın kabri Anıtkabir’in temelleri doğanın mimarı ile şekillendi ve bugün hala benzersiz güzelliği ile ulu önderin yattığı yerde huzur bulmasını sağlıyor.

Cumhuriyetin ilanının ardından bebek Türkiye’de doğanın mimarı eşsiz güzellikler sergileyen yapılar yerine kurna taşı, tuvalet taşı ve mezar  taşı kullanımları için az miktarlarda üretilmeye başlandı.1970 yıllara kadar süre gelen bu doğal yok oluş bebeğin emeklemeden yürümeye geçmesi döneminde bir kıpırtı göstererek doğanın mimarının inşaat sektöründe yardımcı roller üstlenmesine olanak sağladı.1980 lere gelindiğinde yeni Türkiye güzelliği arayan bir ülke olmaktan çıkıp güzelliği satan bir ülke haline dönüştü ve doğanın mimarını bir meta haline getirip dünyanın dört bir yerine pazarlamaya başladı.1986 yılı bu hamlenin en parlak olduğu yıl olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı.

Para’nın tamamıyla egemenliğine geçen Yeni Türkiye’de doğanın mimarının nasıl bir cevher olduğunu anlayan yatırımcılar doğanın mimarını dünyanın zengin ülkelerine pazarlamaya başlayarak ciddi kazançlar elde etmeye başladılar. Aslında unutulmaya yüz tutmuş bu eşsiz güzellik için durum yeniden olumlu seyretmeye başlamıştı ama eksik olan neydi?

Yazı dizimizi takip eden herkes bu noktada bize tercüman olabilir. Eksik olan bir bebeğin beton bloklar arasında büyümesine göz yummaktı. Doğanın mimarı bize o kadar eli açık olmuştu ki; hem onu dünyanın dört bir yanına gönderip kazanç elde ederken hem de Yeni Türkiye’yi doğanın mimarı ile şekillendirip eşi benzeri olmayan bir cennet ülke yaratabilirdik. Ama OLMADI…

Doğanın Mimarı’nın Sanat Çeşmesi Kavaklıdere’de Işıldıyor:

Ege’nin deniz kokan incisidir Muğla. Destansı, mitolojik hikâyelerin başrol oyuncusudur. Pek çok güzelliğin doğuş yeridir ki güzelliğin olduğu yerde doğanın mimarının olmaması düşünülemez.

Doğanın mimarı eşsiz güzellikteki Ege kıyılarında pek çok izler bırakıp pek çok yere gizlemiştir sulh yetini. Ancak bir yer vardır ki bugün bile doğanın mimarının ne kadar cömert olduğunun kanıtıdır. İşte orası doğanın mimarının ışıldadığı Muğla’nın şirin ilçesi Kavaklıdere.

Kavaklıdere’nin doğanın mimarı ile tanışma hikayesi M.Ö. 400 yılında başlar. Bu dönemde Hyllarima adı ile anılan bölgeye doğanın mimarı büyük bir eser bahşeder ve 3000 kişilik bir amfi tiyatro günümüze kadar ulaşır.

Tarihin sayfalarında biraz yol aldığımızda Kavaklıdere’de modern mermerciliğin 1982 yılında ocak işletmeciliği ile başladığını görürüz. Günümüzde Kavaklıdere bölgesinde 18 adet aktif ocak işletmesi bulunmaktadır.

Muğla rezervinin % 40 ını oluşturan bölge doğanın mimarının sunduğu Sedef, Leylak, Muğla Beyazı ve Ege Siyahı renkleri ile adını dünyanın her yerine duyurmuştur.

Doğanın mimarını hala başköşede tutan ülkelerde Kavaklıdere’nin eşsiz renkteki dokunuşlarını görmek mümkündür. İspanya, Yunanistan, Suudi Arabistan olmak üzere daha pek çok ülkede bu küçük ilçedeki zenginliğin efsanesi konuşulur.

Vazgeçmemiz Gerekenler Vazgeçtiklerimiz:

Yazımızın dördüncü bölümünde en eski uygarlıklardan olan Türklerin defalarca küllerinden doğarak geldiği son noktada emeklemeden yürümeye geçiş dönemini ve doğanın mimarının ellerini açarak bebeği nasıl kucaklamak istediğini biraz olsun şiirsel biraz da masalsı bir dille sizi sıkmadan anlatmaya gayret ettik.

Lüks diye ötelediğimiz ,bu kadar ötelenmeye rağmen ülkemizden umudunu kesmeden eski günlerine kavuşmayı bekleyen usta mimar hala ülkesinin zarafetine, doğallığına ,sağlığına ve güzelliğine önem veren pek çok ülkenin baş tacı.

Burada demek istediğimiz bütün güzelliği kendimize saklayalım, onun getireceği zenginlikten yararlanmayalım değil kesinlikle. Bugün doğanın mimarı ihracattaki gurur kaynaklarımızın başında gelmektedir.

Yüreklerimizin naçizane arzusu doğanın mimarı bize bütün bonkörlüğünü sergilerken bizde atalarımız ve onların ataları gibi betonarme soğuk bloklar yerine eşsiz güzellikleri ile nesilden nesile gülümseyen kalıcı eserler bırakalım yeni neslimize.

Bir sonraki yazımızda doğanın mimarının dünyamıza armağan ettiği ölümsüz eserleri ziyaret edip, vazgeçtiğimiz güzellikleri hatırlayacağız.

Görüşmek Dileğiyle…

Burak ALTINSOY
Adım Burak Altınsoy.13.06.1981 yılında İstanbul’da yağmurun ardından güneşli bir güne doğdum.Küçük yaşta yazma arzusu beni örümceğin ağına takılan bir karınca gibi ele geçirdi.10 yaşımda ilk şiirimi yazdım,ardından bir tane daha derken 2000 senesinde “Yalnızlar Rıhtımı” adlı bir şiir kitabım oldu.Yazmanın büyük güç olduğunu öğrendiğim günlerde,hayatımın değişimi mutlulukla sarmaladı beni. Yazdığım dergi ve köşelerde insanların beni okuyarak aşk tazelediklerini gördüm.Ardından biraz daha büyüdüm ve yazdıklarımda büyüdü.2008 yılında “Çanakkale Savaşları Rehberi” derlemesinin ardından BK design ve Altur dergilerinin editör yardımcılığı ile yazma konusunu boyutlandırdım. 20 senedir iş hayatımda Şehir Işıkları,Gama Reklam,Tasarium Ajans gibi güzide firmalarda yönetici düzeyinde yer aldıktan sonra Fırat Plastik Kuruluşunun 6 yıl reklam koordinatörlüğünü üstlendim.Bu güzel altı yılın sonunda nefes dahi alamadığım İstanbul’dan memleketim olan Ege’nin cenneti Muğla’ya taşındım.Şimdi yeni bir serüven,yeni bir hayat!Memleketim bana kucak açtı.Yenilediğim yaşamıma Çobanlar Holding’in Kurumsal İletişim Müdürü olarak başladım. Evliyim ve bir çocuk babasıyım.Oğlum kadar çocuk ruhlu ve Mecnun kadar eşime aşığım.Ayrıca tarihi savaş filmleri ve otomatik saat koleksiyoneriyim.Derin bir nefes aldım ve yazmaya başladım.Kaldığım yerden devam ediyorum.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment