Bu yazıda sanal gerçeklik (SG) algısı üzerinden oluşturulan sanal evren anlayışını etik bağlamda ele alacağım. Öncelikle kavramların tanımlarını yapıp günümüzde bu kavramların teknolojik gelişmelerin ışığındaki seyrini ele alacağım. Daha sonra yapılan teknolojik çalışmaların hangi etik sorunlara yol açabileceğinden bahsederek sonuçlarına değineceğim.

İlk bakışta kelime grubunun kendi içinde bir anlamsal zıtlık barındırdığı görünmektedir: Sanal olan nasıl gerçek olarak algılanabilir?

Günümüzde, bilişim teknolojileri yaygın ve etkin bir biçimde kullanılırken birçok etik problemi de beraberinde getirmektedir. Bilişim teknolojilerinin gelişmesiyle ortaya çıkan etik sorunları Gözde Dedeoğlu “Bilişim Toplumunda Etik Sorunlar” adlı makalesinde şu şekilde sıralamaktadır: doğruluğa ilişkin sorunlar, bilgisayar suçları, işsizlik, özel yaşam ve kişisel bilgilere bağlı olarak oluşan mahremiyetle ilgili sorunsallık, sosyal ilişkiler, aile ve ev ofislerine ilişkin sorunlar, yapay zekâyla ilgili sorular ve sorunlar, sanal ortam, sanal gerçeklik, sanal topluluklar ve sanal ilişkilerle ilgili problemler (Dedeoğlu, 2006: 2). Böylece insanlığın sosyal anlamda en temel gereksinimi olan iletişimin mecraları da gelişen teknoloji ile  birlikte değişime uğramıştır. İletişim, gerçeklik (!) olgusunu kaybederek yerini sanal mekânlar ile gelen hızlı iletişime bırakmıştır (Sucu,2012).

Sanal gerçeklik kavramının çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde tanımlanmış olduğu görülse de aslında en genel anlamda bu teknolojiyle yapılmaya çalışılan, insan ve makine arasında bir bağın kurulması, kurulan bağın güçlendirilmesi ve ortaya çıkabilecek farklılıkların da olabildiğince en aza indirilmesidir (Kurbanoğlu,1996:2). Max von Oppenheim’a göre  sanal gerçeklik kavramının ortaya çıkışı 1950’lere Ray Braudbury’e kadar uzansa da pek çok kişi kavramın gerçek yaratıcısını bir bilim kurgu yazarı olan William Gibson olarak kabul eder. Bunun bu şekilde kabul edilmesinin nedeni, Serap Kurbanoğlu’nun da iddia ettiği üzere, günümüzde yaşanılan birçok teknolojik gelişmenin yıllar öncesinden edebiyatçılar tarafından öngörülüp kurgulanması olabilir. Bu da insanın hayal gücünün teknolojiyi yendiği bir alandır (Kurbanoğlu, 1996: 3).

Gerçek hayatta yaşananların sanal evrende kurgulanması oldukça kolay iken sanal evrende hayal edilenlerin gerçek hayata aktarılması yalnızca maddi değil aynı zamanda manevi güç ve kaynak gerektirir. İçerisinde yaşadığımız dünyada kolaylıkla yerine getiremediğimiz, hayal gücümüze dayalı olayların neler olabileceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek. Bunu destekler nitelikteki “Sanal Gerçeklik ve Uygulama Alanları” adlı ortak makalede Erkan Bayraktar ve Fatih Kaleli şunu dile getirirler: ” Şüphesiz video oyunları ve eğlence dünyası, SG’nin ilk uygulama bulduğu alanlar olmuştur” (Bayraktar&Kaleli, 2007: 2). Sanal gerçeklik bizlere yalnızca hayal ettiğimiz oyunları ya da aktiviteleri gerçekleştirme olanağı sunmaz, aynı zamanda (tanışma ve arkadaşlık siteleri aracılığıyla) istediğimiz kimliğe bürünmemizi de sağlar. Bu konuda İpek Sucu şuna dikkat çeker: “Kimliklerde gerçekliğin yok olması, sanal iletişimde yapay gerçekliklerin giderek daha fazla kabullenilmesine neden olmaktadır. Bireyler gerçek yaşamda gerçekleştiremedikleri birçok eylemi bu mecralarda gerçekleştirebildikleri için sanal dünyanın gönüllü birer bağımlısı olmaktadırlar” (Sucu, 2012: 60-61). Sanal gerçekliğin, insan psikolojisi üzerinde olumsuz etkiler yaratabilecek olma olasılığı çokça tartışılan problemlerden yalnızca biridir. İnsanın gerçek ile hayali ayırt edememesi ve ikisi arasında sıkışıp kalabileceği tehlikesi üzerinde durulmaktadır. Ayrıca bu alana olan bağımlılığın artması ile insan ilişkilerinde yozlaşma, topluma karşı yabancılaşma ve bireyin yalnızlaşması ile psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkması muhtemeldir.

Yaşadığımız evrenin bir simülasyondan ibaret olduğunu varsayan Nick Bostrom “Are You Living In A Computer Simulation?” adlı makalesinde yaşamımızın bir bilgisayar tasarısından ibaret olduğunu iddia eder. Bu inanışa örnek verilebilecek pek çok sinema ve yazın eseri vardır. Matrix başta olmak üzere Blade Runner (esin kaynağı “Do Androids Dream of Electric Sheep?” isimli bir Philip K. Dick kitaptır), Suretler, Yapay Zekâ, Evrim bu anlayışla kurgulanarak insanların oldukça ilgisini çekmişlerdir. Bu türden film ve kitapların düşünmemize neden olduğu varoluşsal ve etik sorunlar büyük birer tartışma konusuna dönüşmüş ve bu etki daha derin problemlere ve sorulara da kaynaklık etmektedir.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment