LoadingSonra oku

Siyah beyaz filmlerin çok sevilmediği günümüzde Ingmar Bergman da kimmiş? Bunu diyenler için kısaca bu dahi isveçli oyun yazarı ve yönetmeni hemen tanıtmak istiyorum. 1918 İsveç doğumlu olan sanatçı Protestan bir papazın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Çoğu yapıtında babasını eleştirip sorgularken annesine ise aşırı bir hayranlık duyduğunu ve daha da fazlası karmaşık duygular beslediğini ifade eder. Bu durum filmlerinde ağırlıklı olarak, kadın karakterlerin ön planda olup, erkek karakterlerin ise genellikle kadına muhtaç olarak resmedilmesine sebep olmuştur. Ve o bir sanat yönetmeni olarak karakterlerin çoğunu da sanat çevresinden oluşturmuştur.
Peki gelelim önemli soruya sanatı sanat için mi yoksa toplum için mi görüyordu Bergman ? Her ne kadar toplumsal sorunları ele almasa da II. Dünya Savaşı sonrası buhran, umutsuzluk yılları onu etkilemiş ve Bergman’ın varoluşu sorgulaması hemen sinemaya adım attığı yllarda olmuştur. İlerleyen yıllarda ise daha bireysel konulara yönelmiş absürd tiyatronun da etkisiyle seyirciye ayna tutmuş ve düşünmesini, sorgulamasını sağlamıştır ki bu yönü onu diğerlerinden ayıran en önemli yönüdür benim için.
Tarkovsky, Woody Allen gibi yönetmenleri derinlemesine etkilemiş, sanat hayatına tiyatro ile başlamış olmakla birlikte sinemayı bıraktıktan sonra bile tiyatroya devam etmiştir. 2005 yılında Time Dergisi tarafından dünyanın yaşayan en büyük yönetmeni olması dışında benim için sinema Bergmanla iki ayrı kola ayrılır o ve diğerleri. Kısacası siyah ve beyazın yönetmeni gerek derinliği, gerek psikolojik analizleri, gerekse diyalogları için siyah beyaz filmin modası geçti demeden seveceksin.
Yönetmenle dikkatini çekmeyi biraz başardıysam veya zaten hayranıysan gelelim beni en derinden etkileyen filmlerinden biri olan Persona’ya. Öncelikle Persona kavramından bahsetmeliyim. Persona kavramı kısaca başkalarına gösterdiğimiz kişiliğin maskesidir. Kişi bazen buna kendini o kadar inandırır ki personasıyla özleşip kendine yabancılaşır. İşte filmde kahramanımızın tam olarak başına gelen de budur. Tiyatro oyuncusu olan Elizabeth Elektra oyununu sergilerken aniden kahkaha atmaya başlar ve bir daha asla konuşmaz. Buna neden olan şeyse personanın karşıtı olan gölge kavramı yani toplumdan sakınılan düşüncelerdir. Elisabeth susmayı seçmiştir çünkü ne yalan söyleyecek ne rol yapacak böylece de kendi benliğine tekrar kavuşabilmeyi ummaktadır. Peki onu böyle davranmaya iten nedir? Neden Elektra oyunudur?
Şöyle ki Sophokles’in Elektrasında Elektra’nın annesinin babasını aldatmasıyla birlikte Elekta tüm o ‘annelik bağına’ rağmen annesini öldürür. Ve bu tam da bizim kilit noktamızdır ki gerek Bergmanın annesine olan bağı gerekse Elizabethin durumuyla yorumlanabilir.
Aniden susmasıyla hastaneye yatırılan Elisabeth denetim altında tutulmak istenmesiyle doktoru tarafından hemşire Alma ile doktorun yazlığına gönderilir.Burada bi süre huzur bulan Elisabeth kararlıdır ve suskunluğunu korur. Fakat Alma susmamakta,sırlarından bahsetmekte Elisabeth de onu dinlemektedir. Böylece hasta doktor yer değiştirmiştir.Bu sırada Alma Elisabeth’e karşı büyük bir hayranlık beslemeye başlamış ve onun yerine geçmek onunla bütünleşmek istemektedir. Elisabeth ise bunu aşk olarak yorumlamış ve eşine gönderdiği mektupta bunu alaycı üslupla yazmıştır. Göndermesi içinse zarfın ağzı açık bi halde Alma’ya teslim etmiştir. Yolda mektubu okuyan ve sinirlenen Alma arabayı göl kenarında durdurur ve suda aksine bakar ki su, insanlık tarihinde ilk aynadır. Ve ayna saldırganlık olarak yorumlanır. Tam bu sahne kırılma sahnesi olup Alma’nın Elisabethe dönüşme düşüncesi yok olur.
Elisabethin narsist yönü Almayı kendini toparlaması için bir fırsat görmesiyle ortaya çıkar. Alma ise artık Elisabethe ve onun susmalarına katlanamaz ; onun hala maskesi olduğunu görmeye bu yüzden iyileşemediğini farkeder. Böylece Alma elizabethin maskesini de düşürmüştür. Elisabeth sadece tek eksiğinin çocuk olduğunu farkettiğinde çocuk yapma kararı alır ve çocuğuna karşı olan bu nefreti tam da Elektra oyunu sırasında yakasına yapışmıştır. Peki Alma tüm bunlara nasıl ulaşmıştır ? Çünkü hastane odasında Elisabeth çocuğunun fotoğrafını yırtmıştır ve Alma çocuğunu aldırdığını anlattığında tepkisi farklıdır ve Elektra oyunu boşa değildir.
Filmin tam da çözüm noktasını anlatan sahne için Bergman -ki bu sahne iki defa çekilmiştir: birincisinde Alma anlatıyor fakat kamera sadece Elisabeth’i çekiyordur ikincisinde ise Alma aynı sözleri tekarlıyor ve kamera Alma’yı çekiyordur- ‘anlattığınız hikaye ile dinlediğiniz hikaye farklıdır’ der. Ve bu sahnedeki diğer önemli detaysa iki kadının da aynı giyinmesidir. Bergman’ın burda yaptığı ayrıca seyirciyi yabancılaştırmadır seyirci kendini kahramanlarla bütünleştirmesin diye. Bergman’ın absürdlük adına bir diğer yaptığı şey ise ilk sahneden hatırlayacağın çocuk imgesi. Çocuk bu iki kadının bütünleşmiş yüzünü okşar ki bu da iki kadın tarafından da ‘istenmeyen çocuk’ olarak yorumlanabilir.
Son sahneye geldiğimizde ise Alma gerçek dünyasını seçip hemşire kıyafetini giymişken Elisabeth sinema/tiyatro(yanılsama,rol) dünyasını seçmiştir.
Bergmanın baş yapıtlarından biri olan Persona aslında baş dönmesi yaşayan yönetmenin sadece iki yüzü birbirine karıştırması ve sonrasında gördüğü hasta doktor manzarasıyla oluştuğundan fakat gerek kurgu gerek diyaloglar yönünden zengin içerikli olduğundan bahsetmeden geçemiyeceğim. Ve tabi doktoru tarafından Elisabeth’e sarfedilen şu sözleri :
“Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denilen o umutsuz düşü… Olur gibi görünmek değil, var olmak. Her an bilinçli, tetikte… Aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma… Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık… Ele geçirilmek, eksiltilmek ve hatta belki de yok edilmek… Her kelime yalan… Her jest sahte… Her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi… İntihar etmek? Hayır. Fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip, içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz, bir kaç farklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan. Ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahte mi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elisabeth, susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın. Anlıyor ve hayranlık duyuyorum. Bitene kadar bu oyunu oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”
Sonuç: sinema, Ingmar Bergman ile ikiye ayrılır…

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment