Başlıkta da ifade ettiğim gibi canımı sıkan bir olguyu sizinle paylaşacağım.Peki, yazıma devam ederken başlıkta kullandığım cümleyi tekrar kullanacak mıyım? Elbette hayır.Bunu neden yapmıyorum?Çünkü okurken sıkılırdınız. Ben; burada beni sarsan bir düşünceyi, olabildiğince vurucu bir şekilde okuyanın gözüne sokmak istiyorum.Üstelik en az yedi kelimeyle anlatabildiğim bir problemin girizgahını yaparken ne denli ıstırap verici sıkıcılıkta yinelemelerle karşı karşıya kalınabileceğini düşünmek bile beni ürpertiyor.Gel gelelim asıl konuya bir an önce geçmek maksadıyla giriş kısmını bir nevi feda etmeme rağmen ona alternatif sıkıcılıkta başka bir laf gevelemesinin içinde vuku bulmam son derece ironik.Fakat, bu yazdıklarımı tehlikeli boyutlarda sıkılmamdan dolayı yazıyor oluşumun psikolojik altyapısını ortaya sermek zorundaydım. Yani demek isteğim şudur ki; yazdıklarım zihnimin bir aynası.Peki zihnimde oluştuğunu iddia ettiğim mizahi bunalımın varlığını da nereden çıkarıyorum? Baktığınız zaman buna ilişkin ikna ediciliği tartışılmaz kanıtlarım yok.Ama ben ikna olmuş sayılırım.İnsanın kendi kendini ikna etmesi daha kolay sanırım.Neyse…Asıl, beni bu gevezeliklere gark eden sıkılma eşiğimin sınırını kavramaya çalışıyorum.Merak ve çıkış noktam bu.Ama bunu da yoğun ve çarpıcı zihinsel bunalımımın belirtilerini kavramadan anlamak zor olacak gibi.Evet öyleyse; kendi kendime eğlenmeme sebep olan ve mizahi bir dokunuş sezinlediğim şeyleri anlatmaya geçiyorum.Kendi yazdığım cümleleri oluştururken anlamsız bir mutluluk ve neşe duyuyorum.Öyle güzel bir iş başarmışım havasında da değil. Bu hazzı, içimde yaşadığım ikilemlerden alıyorum. Bir tarafım düşündüğüm şeyleri komik buluyor.Hemen peşi sıra oluşan başka bir düşünceyi temsil eden diğer yanım ise <komik mi bu şimdi, çocuk herif> diyor.Sonra bu ikisinin sentezi biçiminde oluşan yeni bir varsayımsal düşünce… Yüzümde hınzır bir tebessüm olarak açığa çıkıyor.Ne kadar tatlı(Gözlerimi deviriyorum).Bazen de herhangi bir yazıyı okurken  kastedilmek istenen düşüncenin haricinde olası bir değer ekliyorum o ifadeye.Gülüyorum.Olmasını istediğim, güleceğim ya da hoşuma gidecek bir düşünceyle söylenmiş, yazılmış gibi hayal ediyorum.Neyse, bunlar çok derin mevzular.Gülmek isteğim zamanlarda böyle yapıyorum.Ama yüksek verim almam için tehlikeli boyutlarda sıkılmam lazım.Yoksa etkisi kısa sürüyor ve ya bir iki örnekle kalıyor. Geçen mesela; mahalledeki yokuşu çıkarken sokak üzerinde yıllardır aynı yerde duran sarı chevrolet’e bakıyordum yürürken.< Ulan ne arabasın be> dedim yanından geçerken iyice süzerek. Bunu söyledikten sonra kahkahayı da eksik etmedim. Ne diyebilirim ki, hafif ciddiyetsiz bir tavır eşliğinde kendimi eğlendirmeyi seviyorum. Okurken beni yargılıyor olabilirsiniz.Beni yargılıyor musun? Şimdi de böyle dediğim için empati kurmaya mı çalışıyorsun? Eğer bunları düşünmediysen lafım sana değil. Ama düşündüysen de; empati diye bir şey yok. Çok yalan bir kavram bence, net.Aksine gönülden bağlıysan da seni ikna edemem.Çünkü bu, saygısızca devam eden bir monolog.En azından bu konudaki radikal görüşlerimi açıklama inceliğini gösterebilirdim ama, ”empati” başlığını üç beş acele cümleyle ziyan etmek istemiyorum.Daha uzun anlatılmayı hak ediyor.Ayrıca bahsetmek istediğim ana fikir de ne yazık ki o değil şu anda. Ne diyelim, belki başka sefere.

Tehlikeli boyutlarda sıkılma durumu her insanda farklı etkenler sonucu görülebilir.Aynı etkenlerle de olabilir.Ama olmaya da bilir.Bunu bilemezsin.Hala okuyorsun demek.Yazdıklarımın bir tesadüf olmadığına, devam eden cümlelerimde bir gizemi aralayacağıma mı inanıyorsun? Hayır, elbette inanmıyorsun, şaka yapıyorum.Bir insan aşırı sıkıldığında neler yapabilir? Bununla alakalı olarak sana bir genelleme yapamayacağımı bilmene karşın, en azından bir kişinin(yani benim) aşırı sıkılınca zihninde meydana gelecek kaosun nasıl olabileceğine dair sana çizdiğim pencereden bakıyorsun.

Bu yüksek dozda sıkılma olayının bir de tehlikeli bir yanı var.Bu satırdan sonra yazacaklarım beyin gelişimi aktif düzeyde devam eden genç kardeşlerimiz için sakıncalıdır.Anneler babalar… Bu satırları çocuğunuza onu uyutmadan önce masal niyetine okuyorsanız, lütfen okumayı bırakın.Mizacınıza uygun bir bahane bulun ve geri kalan kısmı içinizden okuyun.Çünkü geri kalan kısımda yazacaklarım, üzerine çok düşünmediğim ve psikoloji alanında geçerliliği sorgulanır şeylerdir. Tehlikeli boyutlarda sıkılma eşiği aşıldığı zamanlarda, insan çevresine karşı yabancılaşır. Bulunduğu ortamdan yabancılaşır… Gereksiz genelleme yapıyorum yine.Neyse.Ben…Ben aşırı sıkılınca içinde bulunduğum ortamdan soyutlanmış hissediyorum.Bazen bir an için oluyor bazen biraz daha uzun.Bilmiyorum sizde de oluyor mu? Oluyorsa kötü.Ha-ha-ha. Herkes diyordur arada; neredeyim ben ya, burada n’apıyorum? Gerçi bu durum aşırı konsantrasyon seanslarından çıkınca da oluyor.Bazen hipnotize etkili şarkılara maruz kalınabiliyor. Boney M. mesela. ”Sunny” ismindeki şarkısını dinlerken, ”çıkarın beni buradan” diye bağırmak isteyebiliyor insan. Dünyadan soyut hissetmek için başka bir yol daha. Hatırlayacaksınız, üst satırlarda bu kısmı çocuklar okumasın, duymasın, falan filan vurgusu yapmıştım.Fuzuli bir vurguydu aslında. Yine de çevreden soyutlanma hissi ve varlığından endişeyle karışık şüphe duyma düşünceleri; çok sıradan konular değil.Bir çocuk bu tarz şeyleri düşünmeli.Ama bunları  başka birinin belli belirsiz kişisel yorumlarından öğrenmesi şık olmaz.

Sonuç olarak; ne kadar sıkılmış olursak olalım, zihnimizin bize her zaman açık bir oyun parkı olduğunu ve içerisindeki karmaşayı neşeli bir yaklaşımla kucaklamak istediğimiz takdirde  beynimizin bizi geri çevirmeyeceğini sakın ha unutmayalım.Arada bir yanmayan beyin, beyin değildir.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment