Bu yazımızda İsrail’in Arap topraklarına gelmesinin ardından bölgede yaşanan huzursuzluk sonrası patlak veren Arap –İsrail savaşlarına öncülük eden Mısır’ın savaşın sonucunda Arapların yenilgiye uğraması sonucundaki olayları ele alacağız. İsrail bu bölgede ABD’nin yardımıyla bölgeye yerleşmesi sonucundaMısır ağır bir darbe almış ve deyim yerindeye ABD’nin istediği kıvamagelmiştir. Bununla nirlikte ABD bölgede önemli bir etkiye ve söz hakkına sahip olmuştur.

Vietnam savaşından sonra ABD Vietnam bataklığına batmıştı. İsrail ise Arap-İsrail savaşının galibi olmuştu. Amerikan yardımlarıyla yeni bir dinsel ve milliyetçi saldırganlık sergilemeye başlamıştı.

Arap-İsrail 6 gün Savaşları’ndan sonra Arap milliyetçiliği hezimete uğramıştı. Mısır başta olmak üzere artık hemen hemen tüm Ortadoğu coğrafyasında ABD ile ilişkilerin geliştirilmesi kurtuluş reçetesi olarak görülüyordu.

Sovyetler ise Arap ülkelerinin kendisine daha fazla sığınmak zorunda olduğunu biliyordu. Ancak Arapların büyük miktarda silah talebini karşılamak kolay değildi. Silah yardımı Ortadoğu’da tekrar Arap intikamına bağlı yeni bir savaşı tetikleyebilirdi ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün(FKÖ)  silahlı mücadelesi de Sovyetleri zora sokuyordu. Sovyetler ABD ile nükleer bir çatışma riskiyle karşı karşıya kalmaktan korkuyordu. Bu nedenle Sovyetler Arap ordularını yeni saldırılardan koruyacak miktarda yardım yapmak, Arapları uluslararası arenada desteklemek ve FKÖ’yü tanımakla yetindi. Bu sayede Ortadoğu’daki yerini sağlamlaştırmış oldu.

Arap dünyası 1967 bunalımından sonra tam bir kargaşa içine düşmüştü. Büyük itibar kaybeden “Ulusalcı rejimler” için tek amaç iktidarlarını sürdürmekti. Darbeler- karşı darbeler ile ancak istikrar sağlayabilmişlerdi.

Mısır’da “piyasa milliyetçiliği”, ABD ile açıktan işbirliği yapan “işbirlikçi ulusalcılık” hâkim oldu. Tek parti ve tek adam baskıcılığı devam etti. Enver Sedat rejimi liberalleşme ve ABD-İsrail ile doğrudan uzlaşmaya gitti. Devletçi kapitalizmi büyük ölçüde tasfiye ederek özel sektör ağırlıklı gelişmeyi başlattı.

1967 yenilgisinden sonra Arap dayanışması sona ermişti. Bölgesel güç ve mevcut rejimleri koruma telaşı Arap işbirliğinin önüne geçmişti.

 

Nixon Doktrini ve Kissinger Siyaseti

 ABD’de Johnson, Vietnam meselesinde başarısız olmuş ve yerine Nixon gelmiştir. Nixon ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, ilk başlarda son bir umut ve yenilgi hırçınlığıyla giriştiği intikamcı saldırılar sonrasında, bir yandan Vietnam’dan geri çekilmeyi gerçekleştirmeye çabalarken, bir yandan da dünya çapındaki çok boyutlu Amerikan gerilemesine çareler arıyorlardı.[1]

Nixon Doktrini böyle bir arka planda ortaya çıktı. Vietnam özelinde çıkan bu doktrin tek başına dünyayı yönetmekten ziyade işbirlikçiler edinip onlar aracılığıyla dünyayı yönetmeyi amaçlayan bir düşüncedir. Nixon Doktrinin temelinde yatan düşünce “İşbirliği yolu ile barış”[2] olarak özetlenebilir.

Nixon Doktrini, bir bakıma, 1957 Ocak tarihli Eisenhower Doktrinin tersi oluyordu. Çünkü Eisenhower Doktrini Amerikan askerinin kullanılması esasına dayanmaktaydı. Paris’te sürmekte olan barış görüşmeleri ancak 1973 yılı başında bir neticeye ulaşabildi. Bunda, 1972 yılında Amerika’nın Çin’le münasebetlerini düzeltmesi ve ayrıca Sovyet Rusya ile Amerika arasında 1972 Mayısında SALT-İ antlaşmasının imzası büyük rol oynamıştır. Çünkü Kuzey Vietnam’ın iki destekçisi olan, hem Sovyetlerin ve hem de Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Amerika’nın Vietnam’da sıkışık bir durumda bulunduğu bir sırada, bu ülke ile münasebetlerini yumuşatması, Kuzey Vietnam için müspet bir gelişme değildi.[3]

ABD  ayrıca müttefiklerini daha fazla devreye sokarak, nükleer güç dengesi ya da dehşet dengesi koşullarında, Sovyetler Birliğiyle doğrudan askeri bir karşı karşıya gelme riskini de azaltmayı umuyordu. Nükleer savaş bile olacaksa, bu iki süper gücün kendilerini ateşe atan bir stratejik nitelik taşımayacak, öteki ülkelerin topraklarında cereyan edecek sınırlı ya da taktik savaş olacaktı. Kissinger’a göre radikal Arap milliyetçileri, ’İsrail’in varlığına, batı çıkarlarına ve Arap ılımlılarına, yani müttefiklere karşıydılar. Dolayısıyla, İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesine dayalı bir orta doğu çözümü bu sorunların ortadan kalkması sonucunu doğuramazdı. Bu durumda hedef, Arapları bölmek, müttefikleri güçlendirmek ve İsrail’in askeri üstünlüğünün devamını sağlamak olmalıydı. Ona göre bölgede barışın anahtarı ılımlılardaydı. Strateji, Araplar arasında işbirlikçiliğini geliştirmek olmalıydı.[4]

Ulusalcı sol karşısında gerileyen ve ancak Amerikan –İngiliz desteğiyle ayakta durabilen batıcı rejimler, şimdi savaş hezimetinden sonra itibarını ve silahlı gücünü yitiren rakiplerinin bu durumdan yararlanma ve Amerikan stratejisini uygulamaya koyma çabasına girdiler. Bu arada, artık kendi yazgısını kendi örgütlü ellerine almış ve silahlı direnişini başlatmış bağımsız Filistin ulusalcılığını da, daha fazla büyümeden ezmek gibi bir aceleleri de vardı.

Burada ki en önemli nokta Ürdün’dü. Çünkü Ürdün halkının çoğunu Filistinliler oluşturuyordu. Bu yüzden Ürdün Filistin silahlı direnişine destek veriyordu. Ve ABD- İsrail ittifakı en büyük sınavını burada verecekti. Ürdün’de patlak veren iç savaş sırasında Suriye baskıları azaltmak için tanklarını Ürdün’e gönderdi ve bu ABD için gün doğmuştu ve olaya müdahale şansı bulmuş ve işbirlikçilerini güçlendirmiş ve ABD, Ürdün’de başarı alarak çıkmıştır.

Nasırın Ölümünden Sonra Mısır

Takvimler 28 Eylül 1970’i gösterdiğinde Mısır büyük bir hüzne boğulmuştu. Çünkü büyük şeyler vaat eden ve bu uğurda mücadele veren başkanlarını kaybetmişlerdi. Nasır 28 Eylül 1970 yılında hayata veda etmişti. Fakat Nasır zaten 1967 yılından beri yaşayan bir ölü gibiydi. Çünkü Araplar, İsrail karşısında sadece utanç verici bir yenilgi almamışlardı. Yenilginin yanında bütün Arap hayalleri suya düşmüştü. Birleşme çabası gösteren Araplar iyice birbirine düşmüş ve hayali kurulan Arap birliği sağlanamamıştı.[5]

Nasır’ın ölümünden sonra başa geçen Enver Sedat, politik kurumlarda temizliğe başlamış ve Nasır yanlılarını tasfiye etmiştir. Sedat’ın başa geçtiğinde tek bir amacı vardı: Sovyetlerden uzaklaşmak, ABD’ye yanaşmak.[6] Bu bağlamda Enver Sedat, özel sektörü canlandırmıştır. Ayrıca SSCB’yle yapılan askeri ve ekonomik işbirliği anlaşmalarını feshederek Mısır’ı ABD’nin bölgedeki yakın ortaklarından biri haline getirmenin ilk adımlarını atmış bulunuyordu.[7] Sedat’ın iktidarında Arap sosyalizmi değer kaybederken serbest piyasa ekonomisi önem kazanmaktaydı. Enver Sedat’ın istediği Mısır’ın liberalleşmesi yönündeydi. Sovyetler artık güçsüzdü ve yardım alınabilecek tek bir alternatif devlet vardı: ABD.

Sedat, Nasır’ın aksine, Mısır’ın tarihten beri süre gelen ve bulunduğu ortamında bunda etkisi yadsınamaz olduğu görevi olan Arap dünyasına öncülük etme görevinden vazgeçmişti. Bu bağlamda Sedat’ın politikaları genel olarak Arap dünyasını kapsayıcı nitelikte olduğu söylenemez.[8] Başta da belirttiğimiz gibi Sedat, Sovyetlerden ziyade ya da Arap Milliyetçiliğinden ziyade daha çok Batı dünyasına yönelmeyi amaçlamış ve bu sayede özellikle ABD’nin yardımı ile İsrail’den toprakları geri alabileceğini düşünmüştür.

Nasır’ın aksine olarak Enver Sedat, klasik Arap politikalarından uzaklaşmıştır. Nasır’ın Mısır’ı Arap dünyasının bütününün geleceğini ve selametini düşünürken, Sedat’ın Mısır’ının tek derdi kendini kurtarmaya çalışmak olmuştur. Bu bağlamda Arap milliyetçiliğini ve öncülüğünü yaptığı işlerin aksine olarak Arap dünyasına sırtını dönmüş ve Batı’ya entegre olma yolunda adımlar atmıştır.

Enver Sedat ile birlikte Mısır artık bölgesel güç konumundan kendi derdine düşmüş bir güç konumuna dönüşmüştür. Mısır halkı, özellikle Sedat döneminde içinde bulunduğu ortamdan rahatsızdı. İçinde bulunan konum ise savaş mı olacak yoksa barış ortamımı sağlanacak endişesinin yaşandığı bir ortam olarak özetlenebilir. Sedat’ın da bu noktada tek amacı bu bir anlamda belirsizlik içerisinden kurtulmak üzerine kurulmuştu.

Sedat’la birlikte iç politikada bir sürü değişiklik yaşamış olan Mısır, dış politika anlamında da bir değişim yaşamıştır. Artık Mısır, Sovyetlerden adeta ümidini kesmiş ve yönünü Doğu’dan Batı’ya çevirmiştir. Sedat, Sosyalist bir yapıya sahip Mısır ekonomisini yeniden şekillendirmek için yeni politikalar belirledi. Açılım politikası olarak tanımlanan bu yeni politikayla, Mısır ekonomisi uluslararası liberal ekonomiye entegre edilmeye çalışıldı. Kısacası, Sedat Mısır ekonomisinin liberal bir yapıya kavuşması için istekliydi. Diğer taraftan, Mısır’ın güvenlik yaklaşımları bir dönüşümün içine girdi.[9]

Mısır, Sedat döneminde böyle bir durumdayken, Kissinger ve Nixon istedi fırsatı elde etmiş oluyordu. ABD’nin tek amacı Mısır’ın Soğuk Savaş başlarından itibaren Doğu Bloğuna yakın durmaları ve Batı bloğunu reddetmelerinin intikamını almaktı. Bu uğurda İsrail’i destekliyor ve İsrail’e bölgede ihtiyaç duyduğu gücü vermekten çekinmiyordu. Ayrıca diğer taraftan da Sedat’a umut vermeyi ihmal etmeyen bir tutum sergiliyordu. Yani Mısır’ı belli başlı tavizler vermesi sonucu İsrail’in Mısır’la masaya oturabileceği ümidini veriyordu.

Enver Sedat böyle bir duruma tabir uygun olursa dünden razı bir konumdaydı. Çünkü İsrail’in Sina yarımadasının bir bölümünden çekilmesi karşılığında İsrail’i tanımayı bile vaat etmiştir ki bu durum Arap Birliği’nin kurucu üyelerinden olan Mısır’ın geldiği çaresizlik noktasının en güzel göstergesidir. Fakat bu nokta da İsrail ABD’nin de isteği üzerine direniyor ve Mısır’la masaya oturmaya yanaşmıyordu. Bu bağlamda ABD’nin oraya attığı Rogers planını bile kabul etmemiştir.

İşler bu noktada çıkmaza doğru sürüklenmekteydi. Bu özellikle Kissinger’ın isteğiydi ve Nixon da Kissinger gibi düşündüğünden Arapların bu cezaları hak ettiğini ve terbiye edilmeleri gerektiğini düşündüğünden Kissinger’a destek çıkıyordu. ABD, Mısır’a diğer Araplardan kopmasını, İsrail’i tanımasını, İsrail’le tek başına masaya oturup ikili anlaşmalar imzalamasını ve en önemlisi Filistin davasından vaz geçmesini öneriyor ancak bu şartlar da Mısır’ın istediğini elde edebileceğini söylüyordu. Bu önerilerin öncesinde de Mısır’ın Sovyetlerle ilişkilerini kesmesini istemiş ve Enver Sedat tek bir açıklamayla Mısır’ın Sovyetlerle olan ilişkilerini kesmiş ve askeri üslerine el koymuştu. Bu durum da Mısır’ın Sovyetlerle ideolojik bir ilişkisinin olmadığının ilişki türünün sadece çıkarlar üzerine kurulan askeri manada sınırlandırılmış bir ilişki türü olduğunun göstergesidir.

Sedat bütün bu tavizlere sıcak bakarken hatta bazı ölçüde tavizleri vermeye başlarken, İsrail bölgeye harıl harıl yerleşme planları kuruyor ve bölgede kalıcı olacak şekilde yerleşiyor işgal ettiği toprakları kendine yurt ediniyordu.

Sonuç

 Ortadoğu coğrafyasına Yahudi göçünden sonra bölge halkının rahatsızlığı ve bölge devletlerinin, bölgede bir İsrail devletlerinin kurulmasını istememiş ve Mısır öncülüğündebu devletin kurulmasına karşı çıkmıştır. Aslında işin görünen yüzüne bakıldığında veyahut sayısal veriler incelendiğinde  Ortadoğu devletlerinin İsraill’i yenmesi işte bile değilken ABD faktörü İsrail devletinin elini güçlendirmiş ve başarıya ulaşmasındaki yeganeneden olmuştur. Nitekim, Mısır tabir yerinde olursa ehlileştirilmiş ve ABD’nin isteklerine boyun eğmiştir.günümüzdeher ne kadar tekrar liderlik iddiası gütsede son olaylar göstermiştir ki Mısır halen ABD’nin yörüngesindedir. Ve ABD’nin çıkarları o bölgede var oldukça kendisi de o bölgede varlığını hissettirmek adına İsrail devletini ayaakta tutacaktır.

 

[1] Haluk Gerger, “ABD, Ortadoğu, Türkiye”, Yordam Kitap, İstanbul 2012. S. 333.

[2] http://gizliilimler.tr.gg/Nikson-Doktrini–k1-Guam-Doktrini,-Nixon-Doctrine-k2-.htm [27.4.15]

[3] http://www.forumyokyok.com/cagdas-dunya-tarihi/nixon-kissinger-doktrini-t6541.0.html [28.4.15]

[4] Gerger, a.g.e. s.334.

[5]Gerger, s.341.

[6] Gerger, a.g.e., s.342.

[7] http://marksist.net/ilkay_meric/nasir_dan_bugune_misir.htm [26.4.15]

[8] http://www.gazetebilkent.com/2014/09/22/sedat-donemi-degisen-misir-dis-politikasi/ [26.4.15]

[9] http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/1192/325862.pdf?sequence=1 [29.4.15]

 

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment