in

Bir inceleme tadında: Yüzyıllık Yalnızlık

Sıcak Afrika topraklarına sizi alıp götüren, her okuyuşta bir kez daha çocuksu bir mutluluk veren ve büyüleyici saatler vaat eden, adı gibi yüz yıl boyunca adları bir örnek bir yığın olan kahramanların dünyasında sarhoşça gezdiren bir kitap, Yüzyıllık Yalnızlık. Buendia ailesini, asla kaçamadıkları kaderlerini usta bir dille, sıkmadan, oradaymışsınız gibi anlatan yazarı ise Gabriel Garcia Marquez. O hep adını duyduğumuz Kırmızı Pazartesi’nin, Kolera Günlerinde Aşk’ın, Anlatmak İçin Yaşamak kitaplarının eşsiz yazarı; onu bir efsane haline getiren bu kitapta, yani Yüzyıllık Yalnızlık’ta bir ailenin; kocaman bir lanetin ve kahramanların asla kaçamadıkları zaaflarının hikayesini anlatıyor. Muhteşem bir kurgu ve gerçeklik arası, hafızada epey yer bırakan bir eser. Naçizane cümlelerimizle onu ve bu güzel romanı anlatmaya ise ucundan kıyısından başlayalım.

Kitapta öncelikle kahramanlarımızın asıl vatanı olan Macondo’yu tanıyoruz, orayı kuran ataları ve kasaba halkını. Jose Arcadio Buendia da bu yüz yıllık aile soy ağacının ilk atası, ilk dalı. Onun bu köyü kuruşunu görüyor, simya icatlarına dalmadan önce çingene Melquiades ile olan tanışıklığına şahit oluyoruz. Ailenin gururu olan anne Ursula ise her zaman toparlayıcı ve sinirleri sağlam bir kadın. Sonraları kocasının onların görüşüne göre “delirdiği” ama bizce “asıl aklı kullandığı” zamana kadar ve hatta ondan sonra bütün aileyi o bir araya getirmeye çabalıyor. Üç çocukları var bu ailenin, Jose Arcadio, Aurelino ve Amaranta. Tabi biz hikaye özeti vermeyeceğiz, orası ayrı. O yüzden de kaderlerindeki gizli laneti anlatmayacağız. Amacımız naçiz bir tavsiyede, inceleme arzusunda bulunmak…

Romanda kurgu sağlam, dil gayet güzel, şekerli ve masal anlatıcısı tadında. Elbette karakterlerde sorun herkeste olduğu gibi. Çünkü ailedeki bütün isimler birbirine öyle benzer, öyle yakın ki… Hatta bazen aynısı bile olabiliyor. Ursula’ya göre tüm Arcadio’lar atak ve girişken; Aurelino’lar ise suskun ve sıkılgan. Bu özellik, onlarla aynı adı taşıyanlara da geçen bir nokta. Yüz yıl süren ve zaafları, aile içi çarpık ilişkileri yüzünden lanete uğrayan bu ailede asla bir huzur yok, daima kasvet kokan bir yaşam var. Ömürlerinin sonuna değin bu lanetin taşıyıcısı olan Buendia ailesi, her şeye rağmen akıllarda yer eden kişilikte insanlar. Şöyle diyelim, bir rüyadasınız ancak şuurunuz yerinde; yani bugünkü aklınızla orada yaşıyormuş gibisiniz Yüzyıllık Yalnızlık’ta. Hiç böyle olur mu, ben olsam böyle yapardım, ileride şunlar bunlar olacak gibi bir ön sezi de daima mevcut. İleriyi göremiyoruz ama ne olacağını az çok kestirebiliyoruz. Yazarın büyük annesinden öğrendiği bu anlatım tarzı, yani en acımasız şeyleri olağanmış gibi anlatma dürtüsü bizleri kitapta havasına uygun bir sorguda bırakıyor. Kahramanlarla iç içe, onların iç dünyasında rahatça gezinebiliyorsunuz. Kimi zaman Albay Aurelino Buendia’nın çocuk yaşta bir kıza aşık olmasında, Amaranta’nın Rebeca’nın sevgilisi yakışıklı İtalyan Pietro Crespi’ye olan tutkusunda, Jose Arcadio’nun kavgacı ruhunda, Ursula’nın koruyucu tavrında şaşırıyor, Melquaides’in kehanetlerinde geleceği düşlüyor; kestane ağacının gölgesinde sorgulayan ilk ata Jose Arcadio Buendia’ya hak veriyoruz; kimi zamansa sadece kitaptaki sözlerde donakalıyoruz. Artık yok olmuşlara bir başka bakıyoruz. “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.” sözünde varlıkla yokluğu perdeliyoruz, ölmeden çürümenin, kötülüklerin dünyada olmayıp insan yüreğinde filizlenmesinin mahiyetini kavramaya çabalıyoruz. Bekleyişlerde yüreğin ateşinin sönmesindeki acı nerededir, diye düşünüyoruz hafifçe. Arap saçına dönen yüreğin sonsuza dek bocalamasında duygulara ne olur diye de kıvranıyoruz, sanki kendi derdimizi bu cümlelerde bulur gibi.

İsmiyle müsemma bir roman bu, duygularla mantığın iç içe geçtiği, kanın sokaklarda kıvrım kıvrım akması ve evlada ait kanın annesinin ayaklarına dek gelişi gibi, girift girift, bağ bağ örülmüş bir roman. Acılarla sevincin birbirine karışması ve çılgınlıkla mutluluk arası bir döngü, bir silsile. Okudukça bambaşka ufuklara yol gösteren, her yeni varlıkta asıl yokluğun ne olduğunu aratan bir sorgu gibi üstelik, nazarımızda öyle. Temel ve kalıcı bir eser. Hülyalarla  süslenmiş, masal tadında ama hakikat kadar gerçek, alegorik bir  kitap. Asıl amacı her okuyuşta değişiyor, birinde buysa ötekisinde şu oluyor. Kısaca, okunması, yorumlanması ve düşünülmesi gereken, sıcacık, bir Afrika toprağı kadar güzel Yüzyıllık Yalnızlık. Kendisini bulmak isteyenleri öz benliğine  davet eden bir nitelikte.

İlla okumalı, illa okumalıyız onu.

Rapor et

Ne düşünüyorsun

Kırmızı Yazar

Yazar Raziye Sayaslan

Henüz 17 yaşında.
Yazmaya, yazılmaya adanmış.

Edebiyata dair ne varsa hepsine tutkun.

Hayallerle yaşayan, ama hakikatten de şaşmayan.

Görünür hayatı şimdilik bundan ibaret.

Doğrulanmış hesapÇalışkan

Bir cevap yazın