Bir gün yaşam ve insan karşılaşır kelimelere dokunmaya başlarlar.İnsan kendince yaşar burada hikayeyi.

      Ve  konuşmadan önce düşünmeye başlar…

   -Buraya kadar…Hayatına şöyle bir göz at…Belki hep demek isteyip te demediğin şeyler vardır… Az önce bağırıyordun neden şimdi susuyorsun..

    Hayata yakalanmıştım ve  kelimeler başımı döndürüyordu.Tutunacak yer aradığımda bomboş odada  yalnızdım.

     -Buraya kadar…Bütün denemelerinin boşa gittiğini bugün sana söyleyebilirim senin de bana demek istediğin şeyler yok mu?

    Kelimeler kelimeler…Başımdan ruhuma yansıyor gibiydiler ve elimden gelen anın şokuyla felç geçirmiş ruhumun ölmemiş olmasını dilemekti.

      -Sen belki de yaşamıyordun zaten neden ruhunun ölmemesini diliyorsun ki gülünç.

    Başım o kadar çok dönüyordu ki yere düşmüşüm. Hayat beni bu noktaya yalnızlaştırarak getirmişti ve şimdi de aynı hayat  gülünç diyordu.

      -O noktaya isteklerinle, yaşadıklarınla  geldin.Yalnızlığı kendini fark etmen için sen tercih etmiştin ama görülüyor ki kendini fark etmediğin gibi yalnızlığın değerini de anlamamışsın o yüzden ruhun çoktan ölmeye mahkum.

    Güneşin ışıkları perdesiz camdan süzülüp gözlerimde biriken gözyaşını temizlemek yerine damlacıklara çarparak gökkuşağının renklerine boyuyordu her yeri ve ben baktıkça görüyordum ki renklerin bu kadar yakında olabileceğini şu ana dek fark etmemiş ve yaşamamıştım.Başka ne vardı  acaba yaşanmamış olan?

        -Neden susuyorsun neden? Öfkeni acılarını bağırarak söylüyordun da şimdi neden susuyorsun.Ağlamak… Elinden bu mu geliyor sadece? Renkleri yaşamak için illa ağlaman da gerekmez.

     Neden kelimeler ağzımdan dökülemeyecek kadar ağırlaştı? Öfkeler acılar bu kadar hafif mi kalıyor da susmayı beceremiyorum.Ağlamak şu an elimden başka ne gelir ki.Pantolonum lacivert,ayakkabılarım yeşil,tişörtüm kırmızı renkler zannettiği kadar benden uzak değil sanırım.

      -Buraya kadar…Yanılıyorsun ve kandırıyorsun kendini. Dışının renkli olması gökkuşağını yarattığın anlamına gelmez.Herkes renkli giyinebilir herkesin lacivert pantolonu olabilir ve bunlar etse etse bir kaç kuruş eder..Dönüp kendine baksan içinin de ne kadar renksiz olduğunu anlarsın.Hadi ona da pantolon almayı dene alabilecek misin.Bilmediğin bir şeyin neye ihtiyacı olduğunu da bilemezsin ki.

Ve insan konuşmaya başlar:

    -Korkuyorum…

    -Neden yaşamaktan mı?

    -Hayır.

    -Öyleyse neden korkuyorsun? Zaman geçip gidiyor boş bir odadasın .Düşmüşsün,yerdesin kelimeler kelimeler sadece buna takılıyorsun.

    -Kelimelerden korkuyorum.

    -Gücünden mi, güçsüzlüğünden mi?

    -Diyememekten korkuyorum,zamanının geçmesinden.

    -Zamanı sen geçiriyorsun. Söylenmemişler ve söylenecekler  yalnızca senin dudaklarında özgürleşebilir.Haydi duymak istiyorum.

     Vücudum ateşler içindeymiş gibi kıvranıp duruyordum.Ellerimi yumruk yapmış gözlerimi kapatmış bu anın geçmesini bekliyordum.

      -Haydi duymak istiyorum söyleyebilecek bir şeyin yok mu ?

      -Yok yok yok yok yok diye bağırdım.

      -Saklanıyorsun,kaçıyorsun ama nereye kadar ; ne zamana kadar?

      -Yeter yeter yeter ! Saniyeler , dakikalar gidiyor ve ızdıraplar içinde olduğumu karşımdaki aynadan seyrediyordum.Gerçekten söylecek bir kelimem dahi yok muydu?

      Yorul….dum….  Bana bile yabancıydı sesim ve bir duruşu da yoktu belli belirsiz bir kelimeydi söylediğim

       Güldü.Duyamadım ne dedin?

        -Hayır hayır hayır duydun.Duymak istemedin

        -Suçlamayı bırak duymadım yüksek sesle .

      Derin bir nefes aldıktan sonra tekrarladım:

        -YORULDUM.

        -Bir daha duyamadım.

        -Kelimeler kelimeler…Yoruldum.

        -Neden yoruldun?

         Bu da benim sırrım olmalıydı.Gözlerimi kacirabildiğim kadar kaçırdım.

          -Söylemek istemiyorum.

          -Çok komiksin ben anlamadım mı zannediyorsun. Ruhun böylesine güzel bedende hayat bulmuşken sen kör taklidi yaparak yaşamı kaçırıyorsun. Yaşamı bir kere kaçırdın mı kovalıyorsun ve suçu kendinde değil kelimeler de arıyorsun.Bana yorgunluğunu tarif edebilir misin?

         -Yine kelimeler… Yorgunluk saniyelerin yaprakların üzerindeki kırağı gibi donması ve arkasından gelen  her saniyenin donup donup birikmesi demek.Bir bakıyorum o kadar birikmiş saniyelerim var ki dokunmaya bile korkuyorum ve galiba yüzümdeki çizgilere bakacak olursam yaşlanıyorum.

       – Sen yaşlanmıyorsun ölüyorsun. Gittikçe ölüme yaklaşıyorsun hatta katil gibi kendini öldürüyorsun.Saniyelerin donmuş olanını biriktirirsen dokunamazsın korkarsın dokunursan eriyip gidecek hayatın  ama saniyelerin sana ait olanını yaratırsan yaşadıkça sen de ait olacaksın yaşama.

      -Ben ve bir yere ait olmak.Korkuyorum..

      -Neden korkuyorsun yaşamaktan mı?

      -Hayır. Durdum ah şu kelimeler başımı döndürüyordu.

       -Ah bilmiyorsun ki kelimeler başını döndürdükçe sen ait oluyorsun yaşama ve kelimeler çoğaldıkça sevmeyi de öğreniyorsun yaşamayı da. Buradaki kelimeler bile senin onlara dilediğin kadar özgürlük verebilirsin ama şunu da bilmelisin ki özgürleştikçe kelimeler gökkuşağının her tonu sana aitmiş gibi seveceksin.Sevdikçe onun renkleri içine de dokunacak ve dokunan her renk saniyeler gibi yaşlanacak.Daha az korkup daha az ağlayacaksın ve yorgunluğun renksizleşirken mutluluğun siyahtan pembeye boyanacak.

    Hikayenin sonunda insan kelimeleri özgürleştirir dokunurken ve yaşama ait olur daha yaşanacak hayat varken.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment