Beklenen

Okuma Süresi: 2 dk

Cama vuran güneş Aysel’in saonuna kadar çekilmiş perdesinden sızıyordu. Yıllardır içinde biriken hevesle her gün olduğu gibi bu sabah da yatağından kalktı. Aklını yıllardır meşgul eden düşünceleri, Aysel’i bu sabah da rahat bırakmıyordu. Geç mi kaldım yoksa? Ya bugün senelerdir beklediğim günse? Konuşma kendi kendine. Kalk. Acele et. Henüz gelmemiştir. Ya gelmişse? Acele et. Kafasının içinde birbiriyle düşünceleri zihninin arkasına atıp odasını terk etti.

Aysel,salona giden koridorda ilerlerken bu  kara tünel ona hiç olmadığı kadar uzun gelmişti.Bugün koridora hiç bakmadığı bir gözle bakıyordu. Yıllarını geçirdiği evin koridoru şimdi Aysel’in hayatına açılan bir kapı olmuştu sanki. Bir zamanlar hevesle boyattığı beyaz duvar artık griye dönmeye yüz tutmuştu. Duvarlardan izi silinmeye başlamış olan beyaz, Aysel’in oğluna hamile olduğu zamanlarda hayatında olmasını istediği tek renkti.  Koridorun başında oğlunun bebeklik fotoğrafları asılıydı. Yanında ise onun okula başladığı ilk gün Aysel’in çektiği fotoğraflar yerini almıştı. Koridora kahkahalarını doldurarak koşan küçük oğlu gözlerinin önünde canlanmıştı. Sevinçle bağıran ve annesini “ Benimle yarışa var mısın?” diyerek oyunlarına ortak eden  küçük çocuğun izi her yerde saklıydı sanki. Onunla çocuk olduğu zamanlar Aysel’e şimdi o kadar eski geliyordu ki özlem onun içindekileri ifade eden bir duygu olmaktan yıllar önce çıkmıştı. Koridorda ilerledikçe Aysel’in oğlu büyüyor, genç bir delikanlı oluyor, Aysel ise gittikçe yaşalanarak saçına bir ak daha düşüyordu. Her adımında bir başka anı gözünde canlanırken duvarın sonunda duran çerçevenin gürültüyle yerle bir olması Aysel’in geçmişe yaptığı tozlu yolculuğunu sonlandırdı. Bu boş çerçeveyi oğlunun üniveriste mezuniyet fotoğrafıyla doldurmanın hayalini kurmuştu hep ama oğlu üniveristeyi bitirdikten sonra onu aramış ve Aysel’in adını bilmediği bir ülkeden iş teklifi aldığını söylemişti. Aysel oğlunun sesini en son o zaman duymuştu işte. Şimdi ise bu çerçeveyi Aysel’in içinde hissettiği sızı dolduruyordu.

Salonu dün gece bıraktığı gibiydi. Masanın üzerinde akşamdan kalan tabaklar dokunulmamış yemeklerle bekliyordu. Kanepe ise her zamanki gibi pencerenin önündeydi. Kanepenin, yıllardır güneşin karşısında durmaktan mavi rengi solmuş, yer yer lekelenmiş minderleri sönmüştü. Aysel, kanepenin kolundan sarkan hırkasını üzerine atıp kendini bu eski dostunun üzrine bıraktı. Pencereye iyice yaklaştı. Kanepenin yere sürtünürken parkeden çıkarttığı ses onu nedensizce mutlu etti. Her ne kadar kendinden bile gizlemek istese de yalnızlığa artık dayanamıyordu. Oğlu gittiğinden beri her sabah aynı saatte pencerenin karşısına dikilmesi de bundandı işte. En son yirmi yaşındayken sesini duyduğu oğlu şimdi yirmi altı yaşına gelmişti. Aysel’ e bir asır gibi gelen bu altı senedir her gün kanepesinde oturur sokağın başında belirecek olan otobüsü beklerdi. Kendini inatla oğlunun her gün beşi on geçe gelecek olan mavi otobüsün içinde olacağına inandırıyordu. Saate baktı. Saat tam beşti. Ya erken gelirse? Bir saat daha bekle. Bu sefer gelecek mi? Aysel aklının içinde dönüp duran başı boş sesleri susturup beklemeye devam etti. Sokakta oynayan çocukların sesi kulaklarına dolarken on dakika daha sabrederse otobüsün sokağın başında belireceğini kendine söylüyordu.

Aradan saatler geçti. Otobüs sokaktan gelip geçti fakat Aysel’e istediğini getirmedi. Güneş sokağı terk etti, oyundan yorgun düşen birer birer çocuklar evlerine gitti. Aysel ise yüreğini dolduran umutsuzluğu alıp ertesi gün için kanepesiyle sözleşerek odasına gitti.

Rapor et

Ne düşünüyorsun

Bir cevap yazın