in

PEYAM

Okuma Süresi: 13 dk

PEYAM-

K
omutanım! Komutanım!”

“…”

“Komutanım aç gözünü, bir muştum var sana komutanım, aç gözünü dinle komutanım!”

“…”

Derin bir mağaradan yankılanan bir ses misali.

Sesi duyuyor, etrafı görüyor, cümleleri kavrıyordu ama tek kelime dahi çıkmıyordu ağzından. Yan siperde ölümüne savaşan emir eri Hüseyin’in zafer nidaları eşliğinde vereceği müjdeden haberdar mıydı peki? Belki biraz. En son ne yaşamıştı orada, nasıl bu bataklığın kıyısına savrulmuştu?

En son hatırladığı şey, yakınlarındaki mevziiye bir bomba atıldığı, binlerce askerle birlikte çok ötelere savrulduğu ve çamurların içinde yuvarlandığıydı. Patlamanın şiddeti büyük olmuş, boğazına saplanan bir şarapnel parçasıyla bu çamurlu yere düşmüştü. Kesik yerden gırtlağına dolan kanın sıcak tadı midesini bulandırmaya, nefes almasını zorlaştırmaya yetip de artmıştı. Dereler gibi göğsüne doğru boşanan kanın görüntüsüne alıştığını zannetmişti ilk başta, oysa gözlerinin kararması ve içinden yükselen bulantı hiç öyle demiyordu. Gözlerini kapadı, derin derin nefes almaya çabaladı. Al bayrağı hala sımsıkı tuttuğunu fark etti önce Eşref. Onun nazlı gövdesini yere bırakmaya gönlü elvermemiş, o mahşeri anda bile vazgeçmemişti demek ki. Sanki parmakları o soğuk metale, birbirine kenetlenmiş, ayrılsalar un ufak dağılacakmış gibiydi. Kemiklerine bile işleyen sızıya aldırmadı. Tırnaklarının etine geçtiğini, çok uzun bir süredir bu şekilde, hareket etmeden bayrağı tuttuğunu gördüğünde anladı. Yer yer kırmızı ve gölgeli lekeler, ardında güneşin yansıttığı gelmiş geçmiş tüm izlerle resmigeçit yapıyordu önünde. Gözleri kamaştı, bir iki kere kırpıştırarak etrafa baktı.

Cepheye bir ölüm sessizliği hâkimdi. Bakışlarını zorlukla öteye çevirerek ileride öbek öbek olmuş askerleri, topları, tüfekleri, oradan oraya koşturan hemşireleri, binlerce şehit naaşının yattığı meydanı seyretti. İçinden acı bir dalga yükselirken, ılık ılık akmaya devam eden kana aldırmadı bu sefer. Nasılsa birazdan gelip alacaklardı onu,  tıpkı diğer ölüler gibi, onların arasına karıştığının fark edilişini bekleyecekti:

“Komutanım zafer bizim, zafer bizim oldu komutanım…”

Siper mevkiinde soluk soluğa kalmış Hüseyin’in sevinç naralarına gülümsemekle yetindi. Yattığı yerden kımıldamadan, “Seferi zafer eyleyen Allah’a hamdolsun,” diye iç geçirdi, artık susmuş seslerin arasında yüreğinin bir anlık kıvanışı bundandı demek. Şükür duası mırıldandı yalvarırcasına. Ah, ılık ılık göğsüne doğru akan şu kan da olmasa…

“Ey alemlerin hakimi, yaratılmışların yegane sevgilisi Allah’ım, sana binlerce kez şükürler olsun. Sen ki duaların kapısı, sen ki gönüllerin huzur bulduğu tebdili mekânsın. Senin için savaşan bu kullarına güç ver Allah’ım, umut ver, sabır ve azim ver. Onlar senin rızan için çoluk çocuğunu, ailesini, sevdiklerini bırakıp da bu cepheye, şehadet şerbetini içmeye gelmişlerdir. Irz ve namuslarını korumaya, ecdadın topraklarına kafir ayağının basmasına müsaade etmemeye gelmişlerdir. Sen onları her türlü acıdan ırak tut. Küffara karşı çelik irade ver, cennetine ahali eyle. Onlara şehitlik sevabı ver, gönüllerine kor gibi bir iman, gözlerine keskin bakış ver. Onları cennette nebiler katında komşu eyle…”

Burada durdu, gözlerinden sicim gibi inen yaşlara rağmen. Sımsıkı kavradığı bayrak ellerinde, gözleri mavi göğe odaklanmış, üstündeki elbise ise lime lime olmuştu. Oysa Komutan Eşref bunları düşünmüyordu, nasıl olup da o mertebeye, hakkında yığınla güzel şey duyduğu şerefe nail olamadığına yazıklanıyordu. Artık, o boğazını jilet gibi kesen şarapnelin acısını hissetmiyor, sıcacık kanın tadı midesini bulandırmıyordu. Onu yaşatan bir kader, bir sebep yahut da bir irade vardı. Buraya savrulduğunda başını kayalıklara çarpar çarpmaz şehit düşen genç bir neferin aksine, onu hayatta tutan şey; boğazını derince kesen ve akmaya devam eden o kandı. Bunu anlaması gecikmedi. Gözlerini kapadı yeniden, üzerindeki yorgunluğu atmak istercesine. Son kez cepheye atılan bombanın şiddetiyle bu bataklığa savrulmuştu evet, yüzbinlerce askerin arasında yatıyordu, ama diğer yaralılar gibi artık birilerinin onu bulmasını istemiyordu. Ümitsizliği değil, umut vadedenlerini bekleyecekti artık.

Ansızın, kendi sessizliğine gömüldüğünü fark etti Eşref.  Benliğinin tümünü tek bir düşünce, ölüm kaplamış, ondan başka bir şeyi anımsamaya da lüzum görmemişti. Çocukken anasının anlattığı kıssaları, kulağına fısıldadığı ninnileri, henüz beş yaşındayken yetim kaldığı babasının bir öğüt mahiyetinde söylediği sözleri hatırlıyor, bu geçmişin acısı, derin bir ıstıraba sürüklemeye yetiyordu onu. İlk bilgisini, dünyalık fikirlerini öğrendiği zamanlardı işte onlar… Anası, namaz kılacağı vakitlerde oğlu gelip de sırtına binmesin diye ona iki tane Mevlana şekeri verir, o bunları yerken de yanı başında gülümseyerek seyreder, ilmek ilmek, nakış nakış işlerdi yüreğine en güzel kıssaları:

“Anasının kuzusu, gül kokulu yavrusu, gel hele bak sana ne vereceğim…”

“Şeker, şeker değil mi ana?” Bir çocuk saflığında yediği şeker, en büyük saadetiydi.

“He ya kuzum, gel hele, sen bu şekerleri yerken ben namazımı eda edeyim ha?”

O şekerleri yerken anası da dudağında en güzel tebessümle kıssalar anlatırdı.  Mesellerden hisseler çıkarır, namazın önemini, nasıl bir nimet olduğunu, miraçta efendimize hediye edilişini, diğer peygamberlerin başlarından geçen çeşit çeşit olayları; mesela Yunus peygamberin balığın karnına girişini, Musa peygamberin asasıyla Kızıldeniz’i ortadan yarışını anlatır, saçlarını okşarken oğluna hakiki bir insan olmanın erdemlerini ince ince işlerdi.

Şimdi düşünüyordu da Eşref, aslında anasının bir okuma yazması yoktu, o sıradan bir Anadolu kadını, evini ustalıkla çekip çeviren cefakâr bir hanımdı. Öyleyse nasıl bu kadar şeyi biliyor ve anlatabiliyordu? Nereden ve kimlerden öğrenmişti? İnsanın özünü araması böyle bir şey miydi? Hafızası kendisine ihanet edip de vefatından sonra o çocuk aklıyla kısa zamanda unuttuğu babası, daha ciddiyetle ama onun kolayca anlayabileceği şekilde çeşitli meseller anlatır; mertlik ve yiğitliğin kapı önünde rastgele dövüşmekle değil, küffara karşı erce çarpışmak, onu ecdadın topraklarına ayak bastırmamak ve ırzını, namusunu, sevdiklerini canı pahasına da olsa korumak olduğunu öğütlerdi. Vatanı için canını bile feda edebilmenin mükâfatını, dünyada “iyi kişi” olarak bir ad bırakmanın anlamını da söylemekten geri durmazdı.

Şimdiyse, bu mahşer yerinde, bu ölüm kalım muharebesinde ana babasının onu hayata nasıl hazırladığını daha iyi anlıyordu. Hiçbirinin boşa gitmediğini, en zor anında yani tıpkı şimdi olduğu gibi hafızasında nasıl yer ettiğini hayretle, ama sükunetle karşılıyordu Eşref komutan. Kendi sessizliğine gömülmüştü. Dışarıdaki sesleri duyamazdı belki şimdi, top tüfeğin, barutun ve silahın o kulakları sağır eden sesini, çaresiz inleyişleri, “yetiş ya medet!” haykırışlarını duyamazdı yüreği. Kulaklarının uğultusu onu ürkütmedi bu sefer. Bilakis, kendi sesini duymaya işte o an başladı.

Kalbinin gümbürtüsü ona yetiyordu zira. Korkudan değil, bu şerefe nail olabilme ihtimalinden, heyecandan, dili tutulmuşluktan, en çok ta özlediklerini duyuşundan mesuttu. Artık zerre hissetmediği yarasına karşın, içini halen dipdiri tutanları vardı ya… Cepheye gitmeden evvel evinin önünde, o kış ayazında sırf bir kez daha onu görebilmek, ha bir de “harp bu, ne olur ne olmaz” diye helalleşebilmek adına beklediği, elinde gaz lambasıyla dışarı çıktığında aşkla seyrettiği vardı. Züleyha’sı. Sevdiceği. En olmadık zamanda kendisini hatırlatan sevgili. Bu kıyımda, bu vahşette içinde filizlenen, giderek büyüyen ve çiçeklendiği vakit kendisine halen baharların olduğunu anımsatan tek güzellik… Züleyha ki, özlediği, dört senedir sesine hasret kaldığıydı. İsmini anışı bile onu bu mahşer yerinde gülümsetmeye yeten, çiçek yüzlü, ipek saçlı ve yeşil ala gözlü Züleyha. İnce kaşlarının altında parıldayan gözlerine, Eşref’i gördüğünde tatlı tatlı kızaran yanaklarına, daima bir şey söyleyecekmiş gibi duran dudaklarına aşıktı Eşref. Kendisi gibi harbe giden, “gitti de gelmeyiverdi” diye ağıt yakılan müderris ağabeyinin eski talebesi. Köyünde tüm kızlara taş çıkartan, nazik görüntüsüne rağmen demir gibi iradesi olan. Karacaoğlan’ın sazına, Nedim’in şarkısına, Yusuf’un sözüne konu olan Züleyha.

Şimdiyse, üstü başı kandan görünmeyen, boğazında derin bir kesikle, elinde şanlı hilalle yatan Eşref vardı onun görmediği. Gönüllüydü ezelden ayrılığa, gurbete ama ille de şu savaş… Balkan milletlerini birbirine düşüren, koca devleti içten içe kemiren isyanların elebaşlarına denecek söz kalmamıştı artık, zira yıkılan devletin altında aha da şu mazlumlar, vatanın gerçek sahipleri kalıyor, kalmaya da devam ediyordu. Eşref’i de en mutlu olacağı zamanda, sevdiceğiyle evlenme hayali kurarken yakalamış, apar topar bir hazırlıktan sonra da cepheye çağrılmıştı. Tıpkı diğer delikanlılar, babalar, cephe gerisinde savaşan analar bacılar gibi. Babasının vefatından, ağabeyinin şehadetinden sonra böyle olacağı aşikardı ama belli ki konduramamıştı Eşref. Anasıyla, bacısıyla, Züleyha’sıyla ve onun ailesiyle helalleşmiş, varını yoğunu ortaya koyarak cepheye atılmıştı. Gerisi ise malum, dört sene olmuştu vatanından kopalı. Geri döner miydi, şehadete duçar olur muydu bilinmez, ama Eşref’in dileği gönlünde yatandı.

Birden, tüm bu düşüncelerinin arasında, artık duyulmayan silahların, bağırışların, gürültülerin arasından bir ses yankılandı, en başında duyduğu ama cevap veremediği.

“Komutanım yaşıyor Süleyman! Komutanım yaşıyor! Sipere çek komutanımı Süleyman, mermisi bitti bu namerdin…”

“Alırız evelallah Hüseyin, sen yine de kolla mevziini, taciz ateşi açacaklar!”

“Komutanıma bakasın Süleyman, az ötede, bataklığın kıyısındadır dikkat et…”

“Kolla siperi karındaşım önüne bak…”

“Bir şey olmaz bana sen komutanıma…”

Hüseyin’in demesine kalmadan, birden o sessizlikte kulakları sağır eden bir silah sesi duyuldu, cümlesini bile bitirememiş Hüseyin’in ağır ağır, göğsüne, kollarına, omuzlarına mermiler yağdı. Her şey bir anda olup bitmişti sanki o kısacık zamanda. Sert bir gürültüyle yere devrildi emir eri, gözleri açık, vücudunun kurşunlanmamış, delik deşik edilmemiş bir yeri kalmadı. Kanlar içinde toprağa serildi, sayıklayıp durduğu komutanının içinin yanışını bilmeden.

“Siper alın! Bu gâvurlar gitmemiş pusu kurmuşlar hele, nişan alın asker!”

“Emredersiniz komutanım!”

Yüzbaşı Mehmet Emin’in sesiydi bu. Komutan Eşref’in orduda tanıştığı, arada bir sohbet ettiği mert yüzbaşıydı. Eskiden bir eşkıya olduğu herkesçe bilinir, itibarının kökeni de buradan gelirdi. Gençliğinde tüm ailesini köyünü basan Ermeniler öldürmüş, kendisi de diğer erkek esirlerin arasına atılmış, bir yolunu bulup da kaçmayı başardığında dağa çıkarak karşısına çıkan ne kadar gayrimüslim varsa öldürmüş, savaş başladığında da devletin askere çağırmasıyla eşkıyalıktan soyunarak gönüllü orduya katılmıştı. Geçmişinden asla pişman değildi ve hatta bunu her fırsatta Eşref’e anlatır, kendi milletinden başkasını tanımadığını, ancak ve ancak milliyetçi olarak kurtuluşa erebileceklerini söylerdi. Ona göre daha ılımlı olan Eşref ise şimdilerde hiçbir fikrin bu devleti yıkılmaktan kurtaramayacağını, o eski devirlerin geçtiğini, savaş bittiğinde her milletin Osmanlıdan bağımsızlık isteyeceğini söyler dururdu. İkisi de farklı kutuplarda, farklı alanlarda iyi askerdi ve bu kıyamette bir çıkış yolu bulmanın imkânsızlığından haberdarlardı. Ama insanoğluydu bu haliyle, en kötü anda bile bir umut görmeyi, bir kıvılcımla ateş yakabileceğine inanmayı yok sayamıyordu.

Onun sesini duyunca birden eski günleri hatırlamış, gitgide titreyen ellerine ezici bir yorgunluk gelmişti. Boğazındaki kesikten hala akmaya devam eden kan, nefes almayı bırak, yutkunmasını bile engelleyecek durumdaydı. Hırıltılı soluklar arasında, nicedir beklediği sonunun burada olduğunu düşündü Eşref. Eğer ölecekse burada, savaş meydanında ölmeli, şehitlerin arasında huzur bulmalıydı ruhu. Yaşamak için bir sebebi yoktu zira, sevdikleri adına çarpışacak kadar yüreği katılaşmış, ama sonunda yine onları anımsayacak kadar sevgisi taşmıştı. Oysa tek dileği burada şehadete nail olabilmekti genç adamın. Geride bıraktıkları artık kalbinde en kuytu yere gizlenmiş, harpte ölme arzusunu bastırmaya yetmemişti.

Bir an dengesini kaybedip gözleri kararır gibi oldu, ama olanca atikliğiyle yeniden kavradı bayrağını. Elinden asla bırakmayacağı yegâne sevgiliydi o zira. Esen yelde nazlı nazlı sallanışı, mavi göğün ortasında ve göğsünün üzerinde duruşunda bile eşsiz bir akis, uğruna can verdirecek kadar emsalsiz bir güzelliği vardı. Kim bilirdi ki, ay yıldızındaki o beyazlık nice şehit kaftanının kızıllığına boyanmış, kan kırmızı yüzüne hepsinden birer iz, birer emare bırakmıştı. Şanlı zaferlerden acı mağlubiyetlere, sayısız erin elinden yükselerek gelmişti buralara dek. Ve kendisi de yorulup bırakırsa onlara, o şehitlere ihanet etmiş olurdu.

“Yoluna baş koydum senin ey benzersiz güzel, ömrüm boyu yazsam da nafile sana sayısız gazel.” Diye iç geçirdi, şairinin kim olduğunu unutarak. Kanı vücuttan çekildikçe benzi soluyor, yüreğinin üstünde garip bir soğukluk peyda oluyordu sanki. Gözlerini bile açacak mecali yoktu. Hala boğazında saplı duran o parçaya dokundu, sert kenarı elini kesti ama aldırmadı. Kan görmekten hiç bu kadar iğrenmediğini düşündü. Harbe geldi geleli o kadar çok ölüm, o kadar çok kan ve kıyım görmüştü ki, artık etkilenmeyeceğini sanırdı önceleri. Oysa şimdi, bir bataklığın yanında, sol elinde bayrağıyla, sağ eli boğazında duruyor, kıpkırmızı kanlar içinde yatıyordu Eşref. Az ileride hala yan şekilde yatan ve üzerine ikide bir kuşların konup kalktığı delikanlıya içi acımıştı oysa. “Artık en iyisi uyumak,” diye mırıldandı hırıltılar içinde. “Allah’ım, sen en gizli kalptekini bile bilirsin, senden tek dileğim şehadet şerbetinden kana kana içmektir, beni bu şerefe nail eyle.” Bakışları kaymaya, dili artık dönmemeye başlamıştı. “Beni bu harpten utançla çıkarma.”

Üzerine çöken ağır bir uyku, tatlı tatlı bedenini ele geçirirken duyabildiği tek şey, gözlerini kapattıktan hemen sonra gark olduğu o karanlıkta Süleyman’ın sesi oldu. Zifiri koyu bir karanlıktaydı şimdi.

“Komutanım burada Binbaşım! Ağır yaralıdır, tez tabip gerek!”

“Asker! Eşref komutanı bırakamayız burada, ona ordunun ihtiyacı vardır, evelallah götürürüz! Nazif!”

“Emredin binbaşım!”

“Sen Eşref’i omzuna sırtlan, cephaneye taşı. Ateş açmayacaklardır ama illaki saldıracaktır bu namussuzlar, yanına iki er al, seni kollasınlar!”

“Baş üstüne binbaşım!”

Binbaşı Mehmet Emin, acıklı bir ifadeyle Eşref’in üzerine eğildi ve boğazındaki kesiğe baktı. “Ya da dur Nazif, bir çuha getirin, onu böyle götüremeyiz, boğazındaki parça derine gidebilir. Tez bir örtü bul bana!”

Bin bin yokluk ve zaruret içindeki orduda askerler siper olarak içine taş doldurulmuş çuvalları kullanırken, değil bir sedye, bir örtüye dahi muhtaçlarken, Nazif’in yanındaki bir er beklemedi, sırtındaki urbasını ve gece ayazında üzerine örttüğü bez parçasını çıkardı.

“Binbaşım bunlarla götürelim komutanımı!”

Binbaşı bir şey söylemedi ve dolu gözleriyle yaralı komutanı o bez parçalarına yatırdı. Al sancağını da Süleyman’a verdi.

Komutan Eşref Koroğlu’nun bedeni sahra hastanesine getirildiğinde, bir hemşire boğazına saplanıp kalmış parçaya baktı, bin bir zahmet içinde hastalar arasında koşturmaktan bitap Doktor Adnan beye seslendi:

“Doktor bey bir yaralımız var!”

“Kimdir kendisi?”

Hemşire künyesinde yazılanları okudu:

“… Kolordu… Tabur …. Bölükten Komutan Eşref Koroğlu.” Okudu ve tüyleri diken diken oldu. Ama bunu doktor fark etmedi ve yanına gelerek sordu.

“Ahvali nicedir kızım?”

“Boğazına bir parça isabet etmiş, şah damarına çok yakın bir yerde olduğundan kanaması durmamış, epey bu halde kalmış olmalı. Siz yine de bir bakın hocam.”

Doktor Adnan, sedyede yatan genç komutana acı gözlerle baktı, başını esefle salladı iki yana:

“Zor kızım, çok zor… Ameliyat edilir edilmesine amma velakin çok zor … Bu onu felce götürebilir.”

Hemşire üzgün gözlerle yaralıya bakarken komutan hırıltılı seslerle mırıldandı:

“Bırakın beni doktor… Ben öleceğim biliyorum… Bana yapacağınız pansumanı başka erlere yapın, ziyan olmaz en azından…”

Hemşirenin fal taşı gibi açılan gözleri, yerini kararlı bakışlara bırakmıştı, onu bir yerden tanır gibiydi.

“Hayır yok öyle şey, seni kurtaracağız emin ol… Değil mi doktor bey?”

Doktor ondan cesaret alarak sürdürdü cümlelerini: “Evet oğlum kurtaracağız seni, ziyan da ne demekmiş, illa bulunur bir çaresi. Sadece,” elindeki paçavraya dönmüş bezi dişlerine sıkıştırdı. “Al bunu. Canın biraz yanacak zira.”

Son patlamada Komutan Eşref’in de aralarında olduğu yirmi bir asker yaralanmış, otuz iki askerse şehit düşmüştü. Zor bir ameliyatla boğazındaki şarapnel çıkarılırken, Eşref buna hayıflanıyor, hani neredeyse ölemediğine yanıyordu. Ameliyat bitip de zor bela bir boş yatağa yatırıldığında, sargılı boğazıyla hırıltılar içinde Emine Hemşire ile işte bunu tartışıyordu:

“Neden yaptınız bacım Allah aşkına, boşuna… Ben şehit düşmeye razıydım, siz beni neden yaşattınız ki…”

“Dediğine inanmak için zayıf bir iman gerekir,” diye sözünü kesti Emine hemşire pansumanını yaparken. Onun gözü kara bakışlarına odaklandı. Komutana bakışları çok tanıdık geliyordu ama bir türlü çıkaramamıştı işte. “Nasip işidir şehadet, öyle olmasa her ölü şehit addedilirdi düşünsene, ayrıca bizim mesleğimizde yaralıya “hadi sen umutsuz vakasın, öl” denmez, bu ne ahlaka, ne de İslam’a sığar.”

“İyi de bacım o zaman…”

“Başka bir isteğiniz yoksa gideceğim,” dedi Emine hemşire birdenbire siz hitabına dönerek. Nedense agresifleşmiş, deminki sıcaklığını buz gibi bir resmiyet almıştı. “Yatın ve uyuyun. Ben size cepheden havadis getiririm.”

Emine Hemşire gitti ve bir hafta gelmedi. Eşref komutan ondan hala havadis bekliyor, ayıp olur diye birilerine sormaya utanıyor, arada bir yiyecek niyetine verilen kuru peksimeti yiyerek ve şekersiz çayı yudum yudum içerek gün boyu düşünüyordu. İçindeki düşünceler ölüme yakındı ve zafere rağmen sevinemediği de aşikârdı. Günlerce diğer hemşirelerin, doktorların verdiği bilgilerle yetindi, ama Emine hemşireyi aklından bir türlü çıkaramadı. Oyalanmak için arada bir saman kâğıtlara bir şeyler yazıyor, onu seyreden diğer yaralılarla konuşmuyordu. Gömüldüğü sükûtu türlü şeylere yoranlar vardı, niyetleri kötü değildi ama Eşref komutanı böyle görmek, dostu Mehmet Emin’i bile şüpheye düşürmeye yetmişti. Onun, Emine Hemşireye tutulduğunu düşünüyorlar, bu harpte aşkı dert edinmesine kızıyorlardı hatta. Oysa ne Eşref aşık olmuştu, ne de Hemşire kayıptı. Hepsi birer yanılsamadan ibaretti.

Komutan Eşref, öbür sabah o günün kısmeti olarak verilen mandalina ve bisküviyi yemedi, her zamanki gibi şekersiz çayı içmedi. Yazıp tomar haline getirdiği kâğıtları bir hemşireye bir şeyler fısıldayarak emanet etti, bir süre sadece yatağında oturdu ve diğer yaralılarla ilk defa içten bir şekilde konuştu. Onun bu halini iyileşmesine yoranlar vardı ve yanılmamışlar gibiydi. Akşam cepheden gelen son zafer haberiyle diğerleri gibi sevindi, ziyaretine gelen Mehmet Emin’e ilk defa milliyetçilik konusunda hak verdi. İçi içine sığmaz bir hali vardı. Gece uyumadan evvel her zaman yaptığı gibi yaralı dostlarıyla helalleşti Komutan Eşref.

Diğer sabah onun uykusundan uyanmadığını fark ettiler.

İki ay boğazının kesiğine, acısına aldırmadan yaşaması, ansızın ölüvermesi, yaralı gönülleri hüzne sevk etmişti. İşin en garip yanı, Komutan Eşref defnedildikten bir gün sonra hastaneye gelen Emine Hemşire, onun şehadetini duyunca sustu ve bir şey söylemedi. Çünkü onu biliyordu, onu zaten tanıyordu. Ölüme gönüllü bir fedai oluşunu, duygularını, sevecenliğini, ablasının anlattıkları yüzünden biliyordu. Züleyha’ya bu haberi nasıl vereceğini düşünürken, ablasının artık ümitsizliğe düşmüş bekleyişlerine acırken bir hemşire ona Komutan Eşref’in Emine’ye vermesini söylediği kâğıt tomarlarını getirdi. Emine bunları okuduğunda işi anladı, çünkü bu kâğıtlarda Eşref, Emine’yi ilk bakışta tanıdığını, cepheye kendisi gitmeden evvel onun da hemşire olmak için gelmek istediğini, ailesinin izin vermediğini, bu yüzden de gizlice ablasından yardım alarak cepheye kaçtığını anladığını yazmıştı.

“Geri dönmeni çok bekledim. Züleyha’mı soracaktım sana Emine, nereye gittinse bir haber vermeni bekledim. Züleyha’yı çok sevdiğimi, onu asla unutmayacağımı, bilakis onun özlemiyle öleceğimi söyle ona. İnşallah diğer âlemde ona kavuşacağım, onu hep bekleyeceğim. Belki harpte değil ama yine de şehitlik arzusuyla öleceğimi biliyorum. Züleyha Allah’a emanettir artık, bu mertebeyi ne kadar arzu ettiğimi o da bilirdi. Takdiri ilahi, gayrı başka söz erişmez bana. Allah’a emanet olun. Ha bu arada, diğer kağıtları da ona götür. Hepsinde onun çiçek yüzü, zor zamanımda dayanıp güç bulduğum hasreti, beni bir an bile bırakmayan sevdası var.

Eşref.”

Gözyaşlarını durdurmadı, diğer tomarlara baktı Emine Hemşire. Gözlerini kapadı, içini gurbet özlemi sarmıştı ama gitmesi imkânsızdı. Ama bunlar ona emanetti.

3 Ay Sonra-

Bir öğle vakti bahçe kapısı çalındığında, Züleyha içeride hamur yoğurmakla meşguldü. İki çocuğu az ötede oynuyordu. Bin bir zorlukla, karnındaki bebesini tuta tuta açtı kapıyı. Posta memuru bir tomar uzattı:

“Bunlar nedir kardeş?”

“Bilmiyorum, Arıcıların kızı Züleyha hanıma yazılmış.”

“Benim, benim de kimdendir acaba?” İlkin, yüreğini hızlandıran bir isim mi diye düşündü, zira ondan 4 senedir haber yoktu. Ama sonra aklına Emine düştü, tebessüm etti. “Sağ ol kardeş, belli ki bacımdan gelmiştir. Allah işini rast eylesin.”

Hamurlu ellerini bahçedeki muslukta yıkayıp önündeki önlüğe kuruladı. Sedire geçti, heyecanla açtı zarfı. Titrek, ince ve küçük küçük yazılmış bir mektuptu bu. Zarfın üzerine eklenmiş notu okudu:“Züleyha Ablam benim, geç oldu biliyorum, ama bunlar Eşref abimin sana cephede yazdıklarıdır. Burada kalışının sebebi komutan olmasıymış, bil istedim. Onu tedavi ettik, boğazına bir şarapnel isabet etmiş, çıkardık da. Ama Allah’ın takdiri, ben başka bir hastaneye nakledildiğim vakit şehit düşmüş, geldiğimin ertesi günü bu tomarları bana verdiler. Sana yazmış hepsini… Aslında yakacaktım zira kocan olacak zalim görür de döver seni diye, ama kıyamadım. Son anına kadar sana sevdası bitmemiş, sen onu her ne kadar şehit düştü addedip o zalim Necip’le evlenmeseydin eğer bir ümidin olurdu ise de.. . Ne yap et, okuduktan sonra yak hepsini. Benim dönüşüme gelince, Çanakkale’de zafer kazandık ama yaralımız çoktur, epey süre buradayım ablam. Sonu gelmeyen bir zincir oldu Çanakkale, bizleri önüne katıp götürecek belli ki.”

Züleyha’nın başından aşağı bir ter boşandı, yutkunamadı, ileride oyun oynayan çocuklarının sesini, karnında ha bire tekmeleyen bebesini duymadı. Kendisinin aşkta ne kadar aciz olduğunu anımsadı, 4 sene beklemesine rağmen gelmeyen sevdiceği, o evlendikten, çocukları olduktan sonra şehit düşmüştü ha? İçini derin bir çığlık kapladı,

bahar çiçekleri ansızın soluverdi. O son cümlelere içi yandı:

“Seni daima sevecek olan Eşref’in….”

Rapor et

Ne düşünüyorsun

Yorumlar

Bir cevap yazın

Yükleniyor...

0