Yazar ilham geldikçe mi, yoksa her gün aynı saatte mi yazmalı?

Okuma Süresi: 3 dk

Kitap okumayı seven, sevmeye çalışan veya sevmeye çabalayan bir okur olarak; elime her kalem alışımda bunu düşünürüm. kendimi bir yazar yerine koyarım, -tabi haddimize değil ama insan özeniyor işte- onlar nasıl yazıyor diye meraklanırım. Acaba bir yazar, kendisine ilham perisi uğradıkça mı yazı yazar, yoksa her gün, belirli ve sistematik bir şekilde mi? İşte bu fikir ve merak üzerine kafa yormaktan usandım ve dedim “ben bunu en iyisi yazmaya çabalayayım, insanlar da okusun ve bunun üzerine düşünsün, ve bu sayede de kimlerin yazı yazacağına hep beraber karar vermiş olalım…”

Evet, bu herhangi bir tartışma konusu değil, sadece buna cevap arayan bir meçhulün sorgusu diyelim. Yazı yazmak kimilerine verilmiş bir yetenektir, bir Allah vergisidir ya da en basitinden bir beceri meselesidir. Bazı insanlar kelimelerle oynayabilir, onları eğip bükebilir ve bizde yeni bir dünya yaratabilirler. Sonucunda da ortaya o efsane başyapıtlar, dünyayı sarsan eserler çıkar. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Gogol’un Palto’su, Maksim Gorki’nin Ana’sı, Rus edebiyatının devlerinden Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, kendi edebiyatımızda o ünlü simaların, misal Yaşar Kemal’in, Halide Edip’in, ya da ismini burada sayamadığım nice yazarların eserleri hangi koşullarda ve nasıl yazıldılar? hiç düşündük mü? sadece okuyup geçtik mi yoksa? Bilemiyorum ama ben, asıl sorumuza cevap arıyorum.

Bir yazar herhangi bir konuda, bir fikir üzerinde, aklını işgal eden bir meselede yazabilir, bunu eserlerine dökebilir, okuruna sunmayı amaçlayabilir. Çünkü içinde, ruhunda esen fırtınaları kelimelerle ifade etmek, onlara büyülü bir şeyle şekil vermek onu rahatlatan, huzur veren bir meşgaledir. Yerli ya da yabancı fark etmez, her yazarın mayasında içinde taşıp birikenleri küçük bir dokunuşla ortaya dökme arzusu vardır. Bunu bizler elbette bilemeyiz ama onların hayatına az çok baktığımızda bunu görebiliriz. Ve bu arzu, genelde kelimelerle yaşayan bu insanlara belli belirsiz zamanlarda gelir, en olmadık an ve zamanda diline dolanıp kağıtlara dökülür. Yani bir nevi ilhama bağlıdır yazarların eser ortaya koyma biçimi… İlham gelmedikçe,  bazılarının günlüğüne baktığımızda bir kelime bile yazamadıklarını görürüz.  Yahya kemal Beyatlı’nın bir kelime için 25 sene beklediğini biliyor muyuz? Evet yanlış okumadınız, Rindlerin Ölümü adlı şiirinde “karanlık serviler” cümlesini beğenmeyip yıllarca karanlık” yerine gelecek bir kelime aramıştır. Ve bulmuştur da; “serin serviler”…

Bu biraz üslup kaygısı da sayılabilir evet, ancak Yahya Kemal onun yerine başka bir sözcük aramış, beklemiş ve ilhamı geldikten sonra şiirini rayına oturtmuştur. İstese herhangi bir anda, başka bir yer ve zamanda da yazabilirdi. Ama 25 sene de sürse bekleyiş, sonunda aradığını bulmuş değil mi? Bu da bize gösteriyor ki bir yazar, ancak ilhamı geldikçe yazabilir. öyle kalem kağıtla ya da daktilosunun, bilgisayarının başında oturup her an yazı yazmayı bekleyen yazarın eseri ne derece güzeldir kim bilir? Her gün, dakik ve sistematik bir şekilde yazının başına oturup da nitelikli eser veren çok azdır. Bunu yapan ender yazarlardan birisi Mark Twain’dır. zaten verdiği eseri de öyle epey geniş çapta da değildir, Oliver Twist.

Bu sorunun cevabı görecelidir, kimine uyar kimine uymaz elbet ama görüldüğü gibi bir yazar ancak ilham geldikçe yazabilir. Orhan Pamuk’u örnek verelim, kendisi Masumiyet Müzesi’ni yazmayı ancak 6 senede bitirebilmiştir, peki neden? Oysa gerçek bir hikayeyi konu ediniyordu, müze vardı, her an yazabilirdi öyle değil mi? Fakat niye bu kadar gecikti? Söyleyelim, kendinden de bazı dokunuşlar, pırıltılar, ekleme çıkarmalar da koyuyordu, hikayeyi süslüyor, ona renk, şekil, koku gibi şekerli bir tat da vermeye çalışıyordu. Bunu yapmasındaki temel neden de ilhamın; ya da şöyle diyelim, yazma aşkının ve yazabilme çabasının gelişine bağlı olmasıydı. Çünkü basit ve sığ bir yazıyı ancak yazar estetik ve güzel bir hale getirebilir. ona kendinden bir şeyler katması için tıpkı bir asker gibi her an yazısının başında olması gerekmez. Aklına gelenleri, yüreğine dökülenleri ufacık bir kağıtla, kalemle, Nazım Hikmet gibi pantolonuna bile yazabilir. Mavi Gözlü Dev’in beyaz pantolonu onun adeta ilham ve yazı duvarı gibiydi, üzerine notlar alır, bir şeyler karalar ve böylece yazıya geçerdi. Yazı yazabilmek için devamlı oturması gerekmez yazarların, orada burada dolaşırken de, olmadık yerlerde de yazabilme çabası üzerlerine gelir oturur. Çünkü bir yazar ancak ilham geldikçe yazabilir.

Neticemiz, bence yazının ancak ve ancak derinlerden bir yerden, ilham vesilesiyle geldiği yönündedir. Yoruma ve nahif eleştirilere açıktır zannımca. Tabi her fikir değişime uğrayabilir. Yazımız da böylelikle son bulur.

Rapor et

Ne düşünüyorsun

Bir cevap yazın