içinde

Mornota yazarlarından: Meltem Dobur

Meltem Dobur

1994 yılında Aydın Nazilli ilçesinde doğan Meltem Dobur, babasının mesleğinden dolayı eğitim hayatını farklı farklı okullarda okuyarak tamamlamış. Şuan Karadeniz Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde okuyor.

Ve kendini tanımlamak için şu cümleleri tercih ediyor. “Ben , paslanmış çivisi ve seken kurşunu oldum kendimin. Kendi hayatıma saplandım ve onu yaraladım.”

Mornota ile nasıl tanıştınız?

Dostluğu ile her zaman yanımda olan sevgili Davut Yeşil sayesinde tanıştım. Mornota’dan ilk bahsettiğinde büyük bir heyecan duyup ne diyeceğimi şaşırmıştım. Daha önce böyle bir platformda yer alma şansım olmamıştı.

Bu şansı bana verdiği için Davut’a teşekkür ediyorum.

Mornota hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kategori sınırlamanın olmaması yazar ve okuyucu için de büyük rahatlık sağlıyor.

İnsan ne kadar bir şeyi tutkuyla severse sevsin. Arada değişiklik yapmak ya da farklı bir şeyi denemek isteyebiliyor. Bunun için Mornota her imkanı sağlıyor.

Bir puzzle gibi geliyor bana Mornota. Gün geçtikçe tamamlanan, kendisini daha net ifade edebilen bir mecraya dönüşüyor.

Hemen hemen ilk kurulduğu zamanlardan beri yazıyorum. Ve bazı şeyleri daha net görmek hoşuma gidiyor açıkçası.

Sanıldığından daha büyük emekler verildi çünkü. Özellikle sevgili Yakup , bu konuda takdiri en çok hak eden olmuştur benim gözümde.

Son dönemimizde de çok iyi kalemler bize eşlik etmeye başladı. Bunun Mornota adına güzel bir adım olduğunu düşünüyorum. Ve mutlu oluyorum.

Çünkü ne kadar çok fikir o kadar çok özgürlük !

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Sizi yazmaya iten şey ne oldu?

Bir öğretmen kızıyım. Her sabah babam evden çıkarken peşinden ağlardım, ben de gelmek istiyorum diye. Bir gün babam ‘’neden ama sen daha çok küçüksün’’ dedi. Ben de cevap olarak ’’ama kurşun kalemim olsun istiyorum seninki gibi’’ demiştim. O gün babam eve gelirken bir kurşun kalem bir de defter getirdi. Elbette sonuç hüsrandı. Çünkü parmaklarımın küçüklüğü kalemi tutmama yetmiyordu. Ağladım hem de hırsımdan. Bir hafta boyunca kalemi tutmak için şekilden şekle girdim. Hatırlıyorum, nasıl kızgınım kendime, nasıl sinirleniyorum. Nihayet kalemi tuttuğumda babamla uzun uzun çizgiler çektik. Yuvarlaklarla ise başım belaya girdi. Zamanla öğrendim. Defterimle kalemimi yastığımın altına koyup uyudum her gece.

Okula başladığım yıllarda kitaplarda gördüğüm her yazıyı her şiiri büyük bir merakla okudum.

Tek derdim babam ve annemden ’’aferin’’ almaktı. Zira babamın öğrencilerini kıskanmaktan ölecektim. Çocukluk işte.

Ortaokula başlayacağım zamanlarda edebiyata ve tarihe olan ilgimi pekiştirecek bir çok şiir ve yazıyla karşılaştım. Sonra okulda, ilçede hatta il genelinde düzenlenen şiir dinletilerine , kompozisyon ve şiir yarışmalarına katıldım. Bunların peşinden artık korkarak değil, kendim gibi yazmaya başladım. Lisede de az çok öğrendim kendi dilimi ve kalemi nasıl tutmam gerektiğini. Tabi şimdi dönüp baktığımda o yıllara yazdıklarıma gülümsüyorum ama kalemi hırsla tutan o çocuğun başını okşamadan da geçmiyorum.

Bu tatlı tutkuya en büyük sebep , ailem muhtemelen.

Henüz teşhisimi tam koymuş sayılmam ama. Kendim için hep cevaplayamadığım sorularım var. Belki de bu yüzden bu kadar duygusalımdır. Cevaptan çok doğru soruyu sormaktan yana oldum her zaman. Mesela ‘’şunun için yaşıyorum’’demektense  ‘’ne için yaşıyorum’’ gibi sorular sorup insanlara ‘’felsefe yapma lan’’ dedirtecek şeylerle uğraşırım. İçimde durmadan konuşan birileri var. Bazen sessizce kenara çekilip girdikleri tartışmalar eşliğinde düşünüyorum. Hatta bazen demek biraz saçma olur.

Sürekli düşünüyorum ve sürekli okuyorum. Bir de sürekli müzik dinlerim.

Odamda sürekli çalan bir şeyler olur. Genelde türkü dinlerim. Gama düşkünüm hüzne de.

Herkesin hayatında derinden sarsıldığı birkaç olay  olmuştur. Benim de oldu. Annemi bir trafik kazasında kaybettim. Sonra sürekli yazarken buldum kendimi. Çünkü konuşunca değil yazınca hafiflediğimi fark ettim. Yaşadığım acı, kurşun oldu kalemimin ucuna sonra duruldum. Alıştım demiyorum bakın. Duruldum. Çünkü insanın teslimiyet duygusuna erişmesi kadar huzurlu bir şey yok.

Hayatın akışına ufak bir kum zerresi gibi nazlı nazlı eşlik etmek mühim mesele.

Hele ki kalemini birine adamak , birine armağan etmek daha mühim. Bir çocuk değiştirecek çünkü dünyayı. Bir çocuk bulacak kendi dünyasında gizlenen gerçeği. Sanırım bunu anladığım günden beri çoğu zaman bir şeye benzetmesem de yazdıklarımı, kalemimi sıkı sıkı tutuyorum.

 Bir yazar olarak okuduğunuz ve beğendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Ben şimdi edebiyat tarihine adını altın harflerle yazdırmış onca şairi onca yazarı ayırıp birbirinden, nasıl diyeyim şu şairin yeri benim için ayrıdır, şu yazarın kalemi müthiş diye?

Diyemem. Çünkü her birinden bir çok kitap okudum. Her birinde farklı biri oldum. Her birinde farklı şeyler hissettim, vuruldum.

Fakat ille de isim vereceksem Kazım Baran Yılmaz’ı, Halil Cibran’ı, Sohrab Sepehri’yi, Dücane Cündioğlu’nu, İsmet Özel’i, Nilgün Marmara’yı, Didem Madak’ı, Batuhan Dedde’yi işaret ediyorum. Ve daha şuan için hatırlayamadığım bir sürü isim var.

Benim pek çok kutsalım, bu isimlerden geçer ve nazarımda bir derinliğe sahip her kitap okunmaya değerdir.

Bir de neden daha çok yabancı isimle karşılaşmadık diyecek olursanız, ne bileyim bu konuda büyük bir kaygım olmadı. Çünkü Türk Edebiyatı’nı kucaklamak daha çok hoşuma gidiyor.

Hangi kategorilerde yazıyorsunuz? Konularınızı neye göre seçiyorsunuz?

Şiir, deneme, kısa dertli hikayeler yazmayı daha çok seviyorum. Tabi illa bir kategori sınırlamam olmadı hiç.

Cümleleri birleştirdiğimde neye benziyorsa o’dur dedim hep.

Çünkü ne yazdıklarıma şiir derim ne de hikaye.  Karalamadan öteye geçemediler benim için.

Konularım düpedüz hayatımın içinden. Yaşadıklarını başkalarının ismiyle ya da sanki kendisinin değilmiş gibi anlatabilen biri olamadım hiç bir zaman. Çünkü derdim anlatabilmek oldu. Anlatabildiysem ne mutlu! Fakat anlatamıyorsam konunun nereden geldiği önemli olmadı. Zaten duygularımı gizlemek de pek beceriksizimdir. O an kızdıysam kızarım, mutluysam kahkaha atarım.

Yarın ne olacağını bilmiyoruz sonuçta. Her şey apaçık olmalı.

Ben de apaçık o an o gün ne hissedip yaşadıysam ona göre yazıyorum. Cımbızla seçtiğim bir mesele değildir yani.

Son olarak yazar olmak isteyenlere öneriniz nedir?

Bir çok yazar ve şairin kıymeti öldükten sonra anlaşıldı. Bir sürü örnek verebilirim buna. Yazdıklarınız bir şeye benzemiyor olabilir. Ama bırakın insanlar onları okusunlar.

Bu yolda en çok direnmeniz gereken şey eleştirilmek olacak.

Ki eleştiri, yazarı/şairi bileyen ve kendisine her defasında yeni bir şans vermesi için önüne çıkan müthiş fırsatlardan sadece birisidir. Günlerce üstünde çalıştığınız metni yırtıp atmak kolay değil evet. Ama nasıl ilerleyeceksiniz eleştirilmeden? Daha ne kadar yazık edeceksiniz kalemlere defterlere? Yazdıklarınızın , hislerinizin arkasında dimdik durun. Ve yavaş yavaş başardığınızı hissettiğinizde tevazuya tutunun.

Kalemi her tuttuğumda aynı heyecan ve duygu yoğunluğuyla yazıyorum ben.

Kafam karışıyor hissettiklerimden fakat aklımdan geçen her cümleyi yazıyorum, yazmaya gayret ediyorum. Çoğu zaman parmaklarım benden önde gidiyor. Ya çok rahat bir ortamda oluyorum yazarken ya da büyük bir karmaşanın orta yerinde. Durduk yere aklıma gelenleri de not ediyorum. Unutuyorum uzun bir süre, bir gün rastlıyorum ona. Taslağımı toparlıyorum. Senelerce bir taslağı toparladığım da oluyor, bir anda ortaya çıkan bir yazı da. Değişiyor.

Kendinize fırsat verin. Hiç bir şey olmasa bile , bir gün çocuklarınıza okuyacak bir kaç satırınız olur.

Gülümsersiniz. Ben de bunu düşünerek yazıyorum ne yazdıysam. Elbette her şeyden önce daima yanınızda derinliği olan bir kitap olsun.

Çünkü nitelikli bir yazar olmanın en büyük sırrı nitelikli hatta nicelikli bir okuyucu olmaktır.

Önce çok okuyun, sonra yazın. Biz de hislerinize ortak olalım! 

 

Değerli yazarımızın yazılarına ulaşmak için buraya tıklayın.

Ne düşünüyorsun

Bir cevap yazın