Yazar olmak baş belası bir olayı ifade eder. Yazsanız derttir, yazmasanız daha da büyük bir derttir. Aklınıza gelen iyi bulduğunuz her şeyi adeta obsesif bir ruha sahipcesine bir saplantı boyutunda karşı tarafa iletmek istersiniz. Yazar olup da tamamen sağlam bir psikolojiye sahip olabilecek birini tanımıyorum sanırsam. Hiç unutmam bir keresinde yazma işi ile meşgul bir arkadaşım mürekkep yoksa kanımla yazarım ama yine de yazarım demişti. Gerçek bir yazardan duyabileceğiniz bir sözdür bu, nitekim bu tür gerçek sözler ancak gerçek bir yazardan duyulabilir. Gerek geçmişte gerek günümüzde para karşılığı başka yazarlar aracılığıyla kendi hayatlarını kitaba dönüştüren insanlar oldu ve oluyor. Ama gerçek bir yazar bir hikayeyi yalnızca yazmaya değer gördüğü zaman yazmaya karar vermeli, çünkü para sanatın içine ne kadar girerse sanattan ruh o kadar uzaklaşır. Ama özellikle de günümüzde para amaç sanat ise araç olmuş durumdadır. Asıl amaç sanat olsa para ise araç olsa amenna ama çiçek kokulu kitaplar, kulakcaklar, kabartmalı kitaplar, kuş tüyü ayraçlar, kendini ülkesinin en genç yazarı olarak tanıtanlar, dönemin en iyi şairi olduğunu iddia edenler derken aslında sanatın içinin ne kadar da boşaldığını fark ediyoruz. Bu bağlamda güzel ülkemizin bütün yayınevlerini birer işletme mantığı ile ele almakta hiçbir sakınca yok, neticede kimse kimsenin ne yazdığını ne anlattığını gram umursamıyor. Önemli olan senin onlara ne kazandıracağındır sadece. Ben kendi yaşadığım olayı anlatayım mesela. İkinci kitabım olan Körün Rüyası’nı çok saygın bir yayınevine yolladım ilk etapta. Bana bu yayınevi 3 saat içinde cevap verdi, cevabında ise sosyal medyada yeteri kadar takipçimin olmadığını bu yüzden kitabımı basamayacaklarını söyledi. Parayla takipçi sayımı da arttırabilirdim ama ben böyle saçma bir yönteme girişmek istemedim. Zaten 3 saat içinde benim kitabımı okumalarına pek imkan vermiyordum. O an şunu anladım ki senin debelenmen çok bir şey ifade etmiyor yukardakiler için, senin yukarı çıkman ancak birinin elinden seni yukarı çekmesi ile olabilir. Mesela Yılmaz Erdoğan elimden tutup kitaplarım için bir referans olsaydı inanın bana çok daha farklı bir konumda olabilirdim. Kabul etmek gerekir ki içinde bulunduğumuz dünya bir etiket dünyasıdır ve etiketin yoksa değerin de yoktur. Etiketin ise herhangi bir şey olabilir, mesela medyayı arkana almak gibi. Ama işte bu tür şeyler sanatın doğasına aykırı yapıda olan şeyler, bir düşünsenize Necip Fazıl Kısakürek’in Facebook’tan takipçi kastığını. O büyük şairin ne samimiliği kalırdı ki bu yaptığından sonra.
Sanatçılar toplumun bilinç altıdır ve ben açık olmam gerekirse sanatçılara baktığımda toplumun bilinç altında güçlü bir para hırsı görüyorum. Mesela seri katillerle ilgili bir kitap çok tuttu diye tüm kitap sahafları seri katil kitapları doldu, her önüne gelen yazar, seri katillerle ilgili roman yazdı. Sırf o an polüler diye nice, Osmanlı ile ilgili kurgu kitapları ortaya çıktı, tarihten bir damla çakmayan insanlar vikipediden aldıkları bilgileri hayal güçleri ile süslediler. Hiçbir değeri olmayan onlarca kitap basıldı bunun gibi, ama burada hepsini açıklamam doğru olmaz, zaten ben fakir bir yazarım bir de bana dava açılmasını istemem🙂 İnanın artık bir kitaba bakınca bir kitaptan fazlasını görür oldum. O kitabı yazan kişinin kitabın reklamı konusunda çektiği çileyi ya da döktüğü parayı düşünür oldum. Nitekim iyi yazar olmanın tek koşulu iyi reklam sahibi olmaktır. Sosyal medyaya girince sırf reklamı iyi yapıldı diye onca gereksiz yazarın onca içi boş sözü dolaşır etrafta. Sen yazdıklarınla edebiyatın atomunu parçalasan da millet abaküs sayana hayran kalmıştır çünkü sürü psikolojisi vardır, nihayetinde herkes abaküs sayanı seviyordur. Yazdıklarımı kibir olarak algılamayın, inanın bu işlerin içinde olsanız bana hak verirdiniz. Bir kere insanlarda bitmek bilmez bir önyargı var. Günümüz şairlerinden bir halt olamayacağını ve ne varsa eski şairlerde olduğunu söyleyip duruyorlar. Adama soruyorsun eskilerden hangi şairi kastediyorsun, adam sana iki bilemedin üç isim veriyor. Bu şairlerin şiirilerini soruyorsun hepsinden bir ve üç arası şiir ismi söylüyor, çünkü başka bilmiyor. Yani anlayacağınız biri çıkıp küçük beyniyle 3-9 adet bildiği şiir sayısı ile sizin edebiyatınıza kafa tutuyor. İnanın ben şiire başlamadan önce günde ortalama 100 civarı şiir okurdum, ama gel gelelim sosyal medyada denk geldiği şiirlerle şiir kültürünü oluşturanlar tarafından hep eleştiriye maruz kaldım. Çoğu zaman kendi şiirimi veya bir sözümü birilerine “bakın üstad ne demiş” diyerek aktardığımda söylediğim şeyi üstadın sözü sanan avanaklar tarafından söylediğim söz(ler) çok beğenildi. İşte böyle bir toplumda yazar olmak inanın ki dünyanın en zor mesleğidir. Benim arkadaş dediklerimin çoğu günde 7.5 lira sigaraya verip 8 liralık kitabımı pahalı bulduğu için kitabımı almadı. O yüzden kabul ediyorum ki şiir yazıyorsan eğer, basit bir şairsin sadece. Yine de inanın ki sadece kendim için yazıyorum. Ben yazmayı üzerime düşmüş bir vazife olarak görüyorum ve ben vazifemi yerine getiriyorum. Zaten benim doğamda sanat var (gördüğüm her şeyi yorumlar ve betimlerim), doğama aykırı yaşamam beklenemez asla. Evet, günümüzde yetenek bile parayla ortaya konur oldu ama ben ömrüm yettiğince hayallerimden vazgeçmeyeceğim. İlk hedefim olarak yakın gelecekte bir aforizmalar kitabı ve şiirlerimin bir arada bulunduğu bir antoloji basıp şiire veda etmek ve bundan sonra düz yazı alanında (özellikle de roman ve deneme) kendimi ortaya koymak var. Bir kere de olsun bir masal kitabı da yazmak istiyorum bu arada. Başka bir hayalim de bir yazarlar grubu oluşturmak (ABD’deki dahiler birliği gibi). Ama öyle sözde grup değil, senenin belirli zamanları bir araya gelen ve edebiyat üzerine konuşmalarda bulunan etkin bir grup. Eskiden, yaşanmış hikayeleri olan yakınlarımdan derlediğim hikayeleri kitaba dönüştürmek gibi bir hedefim vardı. Çünkü her insanın hayatı bir romandır ama bazıları sürükleyicidir bazıları değildir. Özellikle de bir arkadaşımın albinolu bir kızla olan sevda sayılabilecek ilişkisinin öyküsünü yazmak beni heyecanlandırıyordu. Ama sonradan düşündüm de herkesin hikayesi kendine has, kimsenin benim hikayemi yazmasını istemezdim çünkü onu ben gibi kimse yazamaz ve kimse ben gibi yazamayacaksa hiç yazmasın daha iyi. Ben zaten hep bir kitap yazmak isteyenlerden oldum, bir kitabın beni yazmasını isteyenlerden değil. Çünkü yazmak demek her şey olmak demektir. Yazarsan eğer bir kitapta kendini yazma ihtimalin zaten doğal olarak bulunuyor. Yani birinci seçenek ikinci seçeneği zaten kapsıyor. Bunun yanı sıra yazar olmak demek aslında biraz doktor, biraz hukukçu, biraz mühendis, biraz öğretmen olmak demektir.
İlk kitabımı bastığım zaman gelir de aklıma, gerçekten çok heyecanlıydım. Aslında tüm adım Muhammet Candan’dır ama Muhammet Doğuyu Bora ise Batıyı simgelesin ve Doğu ile Batının karması olsun diye Muhammet Bora Candan ismiyle basma kararı aldım kitabı. Hani ilk zamanlar edebiyat kitaplarında adım geçsin gibi hayallerim vardı ama şimdi gelecek nesillerin beni okuyup okumaması beni pek ırgalamıyor, ben öldükten sonra ben yaşarken tanıdıklarımın veya tanımadıklarımın spermlerinin beni hatırlaması bana ne kazandırır tartışılır. İlk kitabımı bastıktan sonra bir de hikayeler kitabı basmayı planlıyordum o aralar. Kendimi çok yetenekli hissediyordum, güç elimdeydi, edebiyat benim gücümdü. Edebiyatla bir tırtılı kelebek olarak gösterme marifetine sahiptim ben. İlk şiirlerimi “hamamdaki ilk gözyaşı” gibi müzik eserleri eşliğinde yazdım. Tabii sonraları anladım ki bu dünya düşünenlerin değil yapanların dünyasıydı. Ve hepsinden önemlisi bu hayatta ne kadar ve neyi bildiğinin de bir önemi yoktu, önemi olan tek şey bildiğinle ne yaptığındı. Bense kendimi her konuda yetenekli görme gafletinde çokca bulundum, gaflet çünkü her konuda yetenekli olan bir kimse hiçbir konuda başarılı olamaz. Sizce on ayrı yere o farklı vuruş yapmak mı daha iyidir yoksa bir yere on vuruş yapmak mı? Neyse, ilk kitabım çıktı ve ben çok heyecanlıydım. İlk kitabın kapağında kapakla ilgilenen kişi ünlü bir bayanı kullanmış, bu bayanın kim olduğunu benim dışımda kimse çözemedi şu ana dek, aslında çok basit bir cevabı var ama onu burada söylersem o kişi kendi resmi izinsiz kullanıldığı için yayınevini şikayet edebilir. Bu arada ilk kitaptaki mezarlık başında keman çalan kadın resmi tamamiyle kendi fikrimdi, kapağı hazırlamak ise onların işi… İlk kitabımı kitapçılarda aradığımda hayal kırıklığım başlar oldu, akreple yelkovanın aşkı son bulup birbirinden uzaklaşmaya başladılar. Ben de şiirlerimi Antoloji.com gibi popüler siteler üzerinden yayımlama kararı aldım. Zaman geçtikçe sanatın hiç görünmeyen bir yüzünü görmeye başlamıştım. Ben kredi kartı desteğiyle sanat yapan insanlardan olmayı içime yediremedim, kim bilir belki inadım birgün kırılır, tıpkı güneş gözlüğüne olan inadımın kırılması gibi. Ben hiçbir şekilde güneş gözlüğü takamazdım, çünkü o beni az da olsa havalı hissettiriyordu ve ben bunu istemiyordum. Fakat artık bunu yavaş yavaş yenmeyi başardım. Norveç hükümetinin yaptığı gibi her çıkan yeni kitaptan devlet kendi kütüphanelerine koymak için 4000 adet civarı alsa keşke dediğim de oldu. Ama bunu dememdeki sebep asla para olmadı olamaz da, kitap basmak en son yapacağım iş olurdu parayı düşünüyor olsaydım. Ama kitaplarımın ölümsüzleşmesini o aralar çok istiyordum çünkü onlar bunu hak ediyordu. Ama bu aralar nedendir bilmem Franz Kafka kafasına girdim diyebilirim. İsterseniz ben öldükten sonra tüm eserlerimi yakarak bir çırpıda yok edebilirsiniz. Ben de o derece derin bir okyanus var ki sonunu ben bile görmedim sizin görmenize pek olasılık vermiyorum. Bu arada bu kitabın adı neden “Bir Damlanın İçindeki Okyanus” diye sorarsanız eğer, bu kitabın adını diğer kitapların adında da olduğu gibi ben uydurdum. Ama bu uydurduğum isme çok benzer bir söz varmış ve bu sözü Mevlana kullanmış, ben kitabımın adını Google arama motoruna yazana kadar böyle bir sözün varlığından haberim yoktu. Lakin bu benim başıma gelen bu türden ilk olay değil. Daha önceden söylediğim bir çok şiirin tarihteki ünlü kişilerce söylendiğine defalarca şahit oldum ve o sözümü bir yerlerde kullanmaktan vazgeçtim. Çünkü birinin benden önce söylediği bir söz benim olamaz, her ne kadar ben kendi düşüncelerimde oluşturmuş olsam da o sözü. Ama tarihteki iki kişi ile sözlerimiz çakıştığı halde o sözü kullanmaktan geri adım atmadım biri Mevlana diğeri ise Abraham Lincoln. Aslında kitabın adını “Bir Damlanın İçindeki Okyanustan Bir Damla” diye değiştirmem gerekirdi belki de. Bu arada Lincoln’le kullanmış olduğum aynı sözü sosyal medyada paylaşınca 2 beğeni alıyorum, ama bu söz ABD’de adeta bir ayettir. Nerede eski yazarlar diyen kişilere soruyorum şimdi, acaba o eski yazarlar dediklerinizden önce birileri nerede eski yazarlar deyip sana göre eski ama kendine göre yeni olan yazarların önünü kesseydi neler olurdu? Kitaplarımda kanserin çaresini bile anlatıyor olsam takipçilerime ve beğeni sayılarıma bakarak notumu verecek bir canlı topluluğunun içinde bir yazar olmak benim için artık eskisi kadar çekici değil.
Aslına bakarsanız birinin bana destek ve referans olması için herhangi bir ünlüye ulaşmak da çok zor değil (özellikle de bir üniversite öğrencisi için). Ama ben bu konuda çok tembel davrandığımı itiraf etmeliyim, hatta ayağıma gelen birçok fırsatı da kendim teptim. En basitinden o kadar imza gününe, söyleşiye ve kitap fuarına davet edilmeme rağmen hiçbirine katılmadım. Benim kafam itiraf etmek gerekirse biraz daha farklı çalışıyor o fuardaki yazarlardan. Ben intihara meyilli bir yazar (mesela Osamu Dazai) kafasıyla ve umursamazlığı ile her şeyi boş vermiş şekilde yazıyorum. Beni bu hale ne getirdi bilemem. Buradan yazarlığa yeni adım atanlara ve atacak olanlara bazı öğütlerim var. Öncelikle bir kitabın en iyi reklamı kitap sahafları ve kitap raflarıdır, gerisi faso fiso… “Çok satanlar” diye bir şey yoktur, bu uydurma bir kavramdır,”Çok üretilenler” vardır. Bir düşünsenize benim 500 adet basılmış kitabım mı daha çok satar yoksa bilmem ne oğlunun 300.000 adet basılmış kitabı mı daha çok satar? Bir kere o adamın kitabı istediğin istemediğin her yerde gözüne bata bata beynine kazınmaya başlar. Ben ise kendi kitabımı bile satın alamam çünkü hiçbir yerde bulamam. O yüzden “en çok satanlar” değil, “en çok üretilenler” demeyi yeğlerim. Neticede parası olanın iyi yazar olduğu bir dünyada herhangi bir pop sanatçısının çıkardığı ilk kitap kitap best seller olabilir. Sadece sorun para da değildir, insanların sanat anlayışına seslenmek de gerekebilir. Mesela cinsellik filmlerde insanlara bir sanat olarak empoze edildi, ben çıkıp bir adamı testere ile kessem ve sanat yaptığımı söylesem bana cani derler ama beni engelleyen ne, bir adamı kör testere ile doğramamak için? Peki, beni engelleyen şey sizi pornografiyi içinde barındıran filmler yaparken engellemiyor mu? Bana cani demenizi sağlayan şey sizi pezevenk yapmıyor mu? Sanat özgürlükse eğer, ben de özgürlüğümü bir insan bedenini parçalamakta buluyor olamaz mıyım? İşte bu kadar aciz bir akla seslendiğinizin farkındalığını hiç kaybetmeyin yazarken. Çünkü seslendiğiniz kişi sanatın da özgürlüğün de tanımını ve sınırlarını kendi belirleyecektir. Mesela benim şiirlerim konu bütünlüğü yönünden eleştirilir. Oysa şiirlerimde yatan manaları görebilen bir insan anlam bütünlüğünü takamayacak duruma gelir. Ben şiirlerimde matematik yaparım ve hepsinin arasına gizem eklerim. Anlam hiçbir zaman kopmaz ama şiirde manadan çok dizede manacı olduğum için geçişler çok sert olur. Ben her şiirimde hayatı anlatırım ve hayatta aynı şiirlerim gibidir, geçişler çok serttir, anlam bütünlüğünü görmek zordur. Tıpkı kübist veya sürrealist bir ressamın tablosu gibidir şiirlerim. Bakınca bir şey göremeyebilirsin saçma bulabilirsin ama benim şiirlerim bir aynadır, şiirlerimi nasıl tarif ediyorsanız o aynada ne gördüğünüz ile alakalıdır. Benim çoğu şiirim geçmişimden bir parçadır, bazıları hep saklanmış cümlelerin bir araya gelişidir. Çoğu şiirim absürt tarzdadır. Belki de absürt komedinin ilk yıllarda aldığı tepkinin aynısıdır aldığım tepkiler. Aslında şiirlerimi ne kadar eleştiren varsa bunun en az beş katı da şiirlerimi seven var, ama şiirlerimin eleştirilmesine bir cevap vermeden olmazdı. En güzel cevabı ise benim yerime Ertürk Akşun verdi. Birgün Ertürk Beye bir konferansta kulusin arkasında birkaç şiirimi gösterdim ve şiirlerimi geliştirmek için ne yapmam gerektiğini sordum, Ertürk Bey ise şiirlerindeki derinliği azalt, daha basit yaz, insanlar anlamadığı anlamakta zorlandığı şiirleri okumazlar dedi. O söz bana yetti.

Muhammet Bora Candan
Kendisi 1993 Samsun Çarşamba doğumludur. Uludağ Üniversitesi Uluslararası ilişkiler, Uludağ Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Adalet Bölümlerinden mezundur. Şu ana dek iki adet kitap bastırmıştır (Körün Rüyası ve Sonsuzluktan Bir Adım Öncesi).

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment