“Hukukçu” kelimesi, mesleği hukukla uğraşmak olanları kapsayan geniş bir kavram… Hâkim, savcı, avukat, noter, akademisyen hatta bana göre hukuk fakültesinde öğrenci olan gençler de bu başlığın altında toplanabilir. Bu sebeple, Türkiye’de, ya da Yeni Türkiye’de hukukçu olmak meselesini ele almak oldukça güç… Otursak ve şu üç başlık altında yazılar yazsak; “Türkiye’de Avukat Olmak”,  “Türkiye’de Hâkim Olmak”, “Türkiye’de Hukuk Profesörü Olmak” ve bunları bir yabancıya okutsak, üç farklı ülkede hukukçuların durumunu değerlendirdiğimiz kanaatine varacaktır. Bugün bir hâkimin yaşadığı Türkiye ile bir avukatın yaşadığı Türkiye birbirinden çok farklı… Dış şartların onlar üzerindeki etkisi, toplumun onlara bakışı, siyasi otoritenin onlara bakışı, hatta onların bile kendilerine bakışı farklı… Gördükleri saygı da, yaptıkları işe verilen değer de farklı…  Bu farklılık ortaya doğal, fakat aynı zamanda zararlı sonuçlar çıkarıyor. İşin içine duygular karışıyor, sosyal çekişmeler karışıyor, siyasal hesaplar karışıyor, maddi, manevi menfaatler karışıyor, zihinler bulanıyor ve asıl amacı mevcut hukuk sisteminin en doğru şekilde işlemesi ve de onun evrensel ölçekte tartışarak ve test edilerek iyileştirilmesi olması gereken hukukçular, bu denklemde yalnızca bireysel menfaatleri, veyahut hizipçi hedefleri için hukuku bir araca dönüştüren kişiler olarak yer alıyor.

Türkiye’de son 10 yılda pek çok popüler dava ile karşılaştı. Ergenekon, Balyoz, Deniz, Feneri, 17 Aralık, gibi… Bunların sayısı daha da arttırılabilir. Bu davalar bir takım hukuk kavramlarının sıradan insanlar tarafından bilinir, kullanılır olması sonucunu doğurdu. Bilen bilmeyen, hukukla zerre ilgisi olmayan insanlar dahi bu davalar hakkında konuştu, düşündü. Bunun hukuka bir katkısı olup olmadığı, daha doğrusu olup olmayacağı konusunda kesin bir fikir sahibi değilim. Ama eminim bu yaşananlardan, psikoloji ve sosyoloji bilimleri için çok fazla malzeme çıkmıştır.

Yalnızca Ergenekon ve 17 Aralık’ı üst üste koysak, insanların nasıl da kendileriyle çeliştiklerini, nasıl da asıl dertlerinin yalnızca kendi menfaatleri olduğunu görebiliriz. Masumiyet karinesi, adil yargılanma gibi hemen herkesin ağzında dolandırdığı, hukukun çok kıymetli kavramları, hamasetin hiç eksik olmadığı siyasi konuşmalarda, kitleleri etkilemek ile kendi sıkıştıkları köşelerden kurtulmak arasında sıkışıp kalan kimselerin amaçlarına hizmet etmek adına kullanılan araçlara dönüştü.  Bu tablo siyasetçilerle sınırlı kalmış olsaydı belki, pek de endişelendirmezdi beni. Siyasetçi çok da ciddiye alınacak bir kimse değildir en nihayetinde. Fakat durumu trajik noktalara getiren husus, baro başkanlarının, akademisyenlerin, en üst seviyedeki hâkim ve savcıların, avukatların da adli meseleleri siyasetin tonunda ele almasıdır. Bir hukukçu adli bir olayı yorumlarken kişilerden, gruplardan, tüm ideolojilerden bağımsız düşünmelidir. Tabii ki bir hukukçunun da siyasal tavrı, ideolojisi, taraftarlığı olabilir. Fakat hukukçunun işi geri kalan bütün mesleklerden daha fazla profesyonellik ister, yani duygulardan arınarak sahaya çıkmak şartını ister. Aksi takdirde sistemin sağlıklı devam etme imkanı kalmaz ve bir gün mutlaka yıkılır. Yıkıldığı zaman da hepimiz bunun altında kalırız.

Bir de Yeni Türkiye meselesi var. Üzerine konuşabilmek için bu kavramı da tanımlamak gerekir. Tabii bu sözlükten bakılıp karşılığı bulunacak bir kavram değil. Bana göre diye başlanabilir ancak söze. “Yeni Türkiye” bana göre bugün yalnızca politik bir söylemden ibarettir. Siyasi iktidar bu söylem ile milyonlarca insanı heyecanlandırmayı başardı. Kamuoyunda gündem olmayı, ilgi çekmeyi başardı. Bu açıdan ele alındığında bence gayet başarılı bir siyasal söylem. Fakat siyaseti bir kenara bırakır somut gerçeklere dönersek, yeni eski geçişlerinin, öyle dünden bugüne gerçekleşemeyeceğini ortaya koymak gerekir. Bunun tespiti için uzun süreçlere ihtiyaç vardır. Bir dönemin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğinin o dönemin insanlarınca tespit edilebilmesi pek mümkün değildir. Bunun kararını tarih verecek
tir.

Bir de şu mesele var; haydi diyelim bugün Yeni Türkiye’yi yaşıyoruz, söylemler değişti, kurallar değişti, alışkanlıklar, yöntemler değişti, bu durumda bile tam olarak yeni bir döneme geçtiğimizden bahsedemeyiz. Sonuçta bugün, 10 sene önce yaşayan insanlar yaşıyor yine bu ülkede. Görüntünün değişmesine aldanmamak lazım, özün değişmesi gerekir gerçek bir yenilik için. O da ancak neslin değişmesi ile mümkündür. Bakın bir yıl kadar önce Kenan Paşa’nın cenazesi vardı. Törene ailesi ile birlikte resmî törende bulunmak zorunda olan askerler dışında hemen hiç kimse katılmadı. Fakat bu durum bugün Türkiye’de 35 sene önce darbeyi alkışlayan milyonlarca insanın hâlâ yaşadığı gerçeğini değiştirmiyor.

Yine hukukçulara ve onların Yeni Türkiye’deki varlıklarına dönecek olursak; şunu ilave etmek isterim; hukuk nihayetinde bir sosyal bilimdir ve diğer tüm bilim dalları gibi evrensel ölçütle yaklaşmayı gerektirir. Bunun dışındaki herhangi bir yaklaşım vakit kaybından, zarardan başka bir şey değildir. İki temel amacı olmalıdır hukukçunun; birincisi mesleğini en iyi şekilde yaparak mevcut hukuk sisteminin doğru şekilde işlemesine yardımcı olmak, ikincisi ise, mevcut sisteminin evrensel ölçüde ideale en yakın olabilmesi için gelişmesini sağlamak. Yani içinde bulunduğu düzene bir artı getirebilmek. Bu iki amaç açısından da hukukçunun durumunu ele aldığımızda bunun Yeni Türkiye’si Eski Türkiye’si de yoktur zaten.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment