içinde

Yer Eksi 260

coal 1626368 960 720

Saat 15.00 / 1 Buçuk Saat Önce

Derin bir soluk aldı, alnında biriken teri sildi. Etrafına bakındı, şimdi yerin bilmem kaç yüz metre altından geliyordu bu kadar insan. Yüzleri kapkara her birinin, üstlerinde berbat, leş gibi ter kokan elbiseleri, eski püskü, yırtık pırtık şöyle. Kendisininki de pek farklı değildi hani. Kaç senedir giyiyordu bunu ? Kaç senedir yama üstüne yama, yama üstüne yama… Soruyu şöyle değiştirdi hemen sonra: Ne zamandır yer altında sağa sola kazma kürek sallar dururdu? Bir sigara yaktı, parmak hesabı usulü saymaya koyuldu. Kaç yıl etti? Askere gitmeden önceydi. Geçmiş üzerinden yirmi, yirmi beş yıl. Of, şimdi dahi unutulmuyor Kars’ın soğuğu. Senin gibi ihtiyarlar halen ne arar durur buralarda Süleyman efendi ? Keyfimden giriyorum sanki madene. Bu kadar insan can sıkıntısından giriyor. Geçim derdi denen bir bela var, hiç sorma. Mezara kadar rahat yüzü vermez adama. Elektriği kestiler iki gün önce. İki gündür tam karartma halindeyiz. Faturayı ödememişiz. Kol gibi fatura, neyimle ödeyeceğim onu insafsızlar ? Böyle fatura mı olur ? Benim aldığım şurada ne ki ? Evde üç boğaz vardır daha. Günlüğü elli liradan desen, ayda yapar bin beş yüz. Nereye yetecek be kardeşim, el insaf ! Allah’tan gecekondu bizim, bir de o olmasa! Desene, o zaman harbiden yedik zokayı. Beterin beteri var diye boşuna söylenmemiş. Acı acı güldü. Al sana hayat! Sigaradan son bir nefes daha çekti. Cebinde en azından bir paket sigaranın olduğuna şükretti sonra. Ya o da olmasaydı. Sanki bütün dertleri silip atıyor ya neyse! Midesinde acı bir yanma hissetti, saniyeler boyu öksürdü. İki gündür böyle yoklar dururdu, bugün de üçüncüye oluyor işte. Dün az çektirmedi ya hani. Pek fena kıvrandırıyor, terletiyor, adamı olduğu yere yıkacak gibi oluyor namussuz. Neden sonra hiçbir şey olmamış gibi geçiyor, iyi mi? Neden olacak sanırsın be adam? Üç gündür kurtlu pilavdan başka ne görüyorsun? Hakikat ondan mıdır? Yok canım. Zavallı Nilüfer, başı hep öndedir garibim. Ben böyle kaderin, böyle hayatın… İçi sıra sövdü. Ne demişti yahu sahi, yıllar önce bir toplantıda, işçi temsilcisi miydi neydi, şöyle orta boylu, sarışın, gözlüklü bir adam. Maşallah kitap gibi laf etmişti. Sefalet içinde sürülen bir çilekeş hayat, isyanı meşru kılar. Nereye isyan edeceğiz, kim takar bizim isyanımızı be adam? Siz de hakkınızı aramayı bilmiyorsanız biz ne yapalım? Defol git buradan, biz seni hakkımızı ararsın diye seçtik. Öteden beri sevmezdi böyle kavgaları, olmaz olsun. Kimsenin bizim derdimizden anladığı yok ama diller pabuç, her kafadan bir reçete çıkıyor. Bunca senedir elin kapılarında temizlikçilik yapar Nilüfer’im… Ne için peki? Eve üç kuruş fazla girsin diye. Aç açıkta kalmayalım diye. Karnımız doyuyor mu bari? Kurtlu pilav, kurtlu nohut, başka hiçbir şey yok. Nankörlük etme ey Süleyman! Sanırsın buradaki herkes saraylarda yaşar durur, bir sen onlardan aşağı… Yazık edersin kendine. İzmariti hışımla yere fırlattı, üstüne bastı. Tam iki adım atmıştı ki arkadan bir tanıdık ses işitti:

– Süleyman Usta, diye seslendi. Döndü, sesin sahibini aradı, buldu. Adem idi bu. Tıknaz boylu, saçı sakalı birbirine karışmış, kara yüzlü bir çocuktu. Çocuk deyip de aldanma, o da buranın eski tüfeklerindendir. Onda da vardır dört tane, beşinci de yolda. Eli kulağında diyordu Adem. Oğlan olacak diye içi içine sığmıyor garibin.

– Nasılsın Adem ?

– Nasıl olalım be usta, dedi Adem. Aldılar yine bizi 3-11’e.

– Gececi değil miydin sen ?

– Öyleydi he vallahi, ama artık öyle değil. Gece ile gündüzü de şaşırdık ya, hadi neyse.

– Oğlandan haber var mı ? Ne zamandır doğum ?

– Yakın ağabey, çok yakın. Eli kulağındadır. Güldü Adem, uzun uzun. Kayınvalidesi gelmiş, onlar da yakındaki köyde otururmuş zaten. İki gündür evde imişler.

– Allah analı babalı büyütsün Adem kardeş, dedi arkadan kalın sesli biri.

– Eyvallah Nurullah ağabey, sağ olasın.

– İsim belli mi ? Ne isim koyacaksın ?

– Rahmetli babamın adını koyacağım be ağabey. Hasan olacak inşallah adı.

– Sağlıklı büyüsün her şeyden evvel, dedi Süleyman Usta da.

Asansör durdu. Öndekiler birer ikişer çıktı, Süleyman Usta da kendini asansörün dışında buldu o an. Tabelaya baktı bir an, eksi 260 yazıyordu kocaman kocaman. Hadi bakalım, savsaklamanın vakti değildir şimdi. Haydi rastgele.

Saat 16.30 / Yer Eksi 260

– Kaçak var !

– Gaz geliyor, gaz !

– Gaz maskelerinizi takın, gaz geliyor gaz, kaçak var !

– Herkes gaz maskelerini taksın, diye bağırdı. Bir eli gaz maskesine uzandı. Müthiş bir gürültü, kıyamet. Ayakları yerden mi kesildi ne ? Şu toz bulutu da ne idi ? Dört bir taraf üstümüze çöküyor sanki. Sesler kesilmişti, yoksa o mu duymuyordu ? Önündeki manzara karardı, söndü.

Saat 17.30 / Yer Eksi 260 – 1 Saat Sonra

Kendine geldi. Kendisini yokladı, şanslıydı. Henüz ölmemişti. Üstünde garip bir ağırlık vardı. Kaldırmaya çalıştı lakin ilk defasında o takati bulamadı. Biraz sonra doğrulup ayağa kalkmaya muvaffak olabilmişti. Dizleri titriyor, zorlukla adım atabiliyordu. Sağda solda, kıyıda köşede hareketsiz bir sürü beden… Onların arasında birine rast geldi, nefes alabiliyordu hala. Dayan kardeş diyebildi fısıltıyla, dayan. Şimdi geleceklerdir, çıkarırlar hepimizi. Öksürdü, uzun uzun öksürdü. Bir yüz tanıdık geldi. Adem idi. Uzanmış, yatıyordu. Sarstı, Adem diye seslendi, duymadı. Yokladı, soluk da almıyordu. Yok canım, sen de. Ne diyorlardı onun için? Uykusu ağırdır diyorlardı, top patlasa uyanmaz. Şimdi de öyledir. Yanındakilere de baktı. Hiçbirinden ne bir ses, ne bir nefes. Böylece belki on kişiye baktı. Arada tanıdıklarını görüyor, onlara isimleriyle sesleniyordu ama duyan yoktu. Bir Allah’ın kulu da yok mu be duyacak? Hadi, kendinize gelin. Ahmet, Veli, Cemal, Kamil, Ramazan, İsmail… Serseri İsmail… Köfte Recai, Duman Necati, kalkın haydi. Yasin… Hadi be kardeş, neredesin? Doğan, hadi doğrul. Gelirler şimdi. Üç kişi gördü az ötede, yanındakilere seslenmeye devam etti sonra. Şahin, Kemal, Nurullah… Ferhat, sen de mi? Ali, Ömer, Muzo… Deli Muzo…

Kımıldayan üç dört kişi gördü yine az ötede, onlar da çaresiz görünüyorlardı. Lanet olası maske! Kaç saat dayanır daha bunlar? Bir saatlik miydiler, yoksa iki saatlik mi? Kaç saat oldu? Orada biri daha vardı, köşede. Kimdi o? Adnan. Bizim Kara Adnan. Boş gözlerle bakındılar birbirlerine, iki hareketsiz vücut arasında oturuyordu öylece. O da bir köşeye çekildi, Adnan’ın karşısına. Eskişehir’de okuyan, iki gün önce aylık harçlığını gönderdiği kızını düşündü. Ne yokluklarla okuttum onu, mühendis çıkacak ertesi yıl. Baba ihtiyacım yok falan diyordu. Bir yerde mi çalışıyordu yoksa? İlkokulu bu sene bitirecek olan ortancayı, hastalığı bir türlü geçmek bilmeyen küçük olanı… İlaç falan fayda etmiyor. İnim inim inliyor. Ne hastanesi, ne doktoru! Nereye gitsek kapı kapalı. Ne yapalım be Süleyman, kaderde bu varmış. Batsın böyle kader, batsın böyle hayat. Hep biz mi olacağız gariban, hep biz mi olacağız ölecek? Neyimiz eksik bizim şu hayatta? İnsan değil miyiz biz de? Değilsin demek ki burada köle gibi helak olmaya mahkumsun Süleyman! Bir derin soluk aldı, belki de bu sonuncusuydu. Gözlerini kapattı. İşte böyle. Korkma, sabret. Azrail efendi ile muhabette olacaksın az sonra, hem de koyu bir muhabette.

Saatler Sonra…

Gözlerini açtığında orada değildi. Yer eksi 260 değildi burası. Beyaz elbiseli insanlar… Neresi, hastane mi burası? Kim o ağlaşıp duranlar? Tanıdık geliyor bazıları… Başımda bekleyenler kim? Nilüfer… Ah Nilüfer. Yine ağlattım seni değil mi? Kaçıncı oldu bu, ikinci mi üçüncü mü? Vah benim annem, çilekeş annem. Tek dişi kalmış ihtiyar, köşede ağlar durur. Muhammet de orada. Sen ne diye ağlarsın be oğlum? Neden ağlamayacaksın? Sana söz verdiğim o kırmızı bisikleti de unutmadın değil mi? Nasıl unutacaksın? Ne güzeldi değil mi ama o kırmızı bisiklet? Benim böyle bir bisikletim olmadı mesela. Ama rahmetli babam yapmıştı bir vakitler, tahtadan bir şey. Bisiklet denen şeye olan hasretimi kaç vakit onunla gidermiştim! Mecburiyet derdi hep babam. Mecburiyetlere mahkumsun bu hayatta. Mecburiyetler… Bizi bu mecburiyetlere mahkum eden kim peki? Biz bu hayatta, bu düzende hep mahkumduk, yine mahkumuz anlaşılan.

miner 1903641 340

18.04.2017

Ne düşünüyorsun

Turuncu Yazar

Yazar Mehmet Metin

19 yaşında, hukuk öğrencisi. Uluslararası ilişkiler, yakın tarih, politika, edebiyat özel ilgi alanlarıdır. Kuru kalabalıklardan farklı düşünmeye çalışan, bu hayatta ayrıksı duran bir basit kimse. 2015 Adalet ve Dürüstlük konulu kompozisyon yarışmasında kaleme aldığı kompozisyon ile ikinci olmuştur.

Yıllık üye

Bir cevap yazın