“ ..her zaman kendimize varolduğumuz izlenimi vercek bir şeyler buluyoruz, di mi Didi?”

Günlerce içime kapanıp durduğum, bilindik cümleleri kullanarak diyolog kurduğum zamanlar olur.Yeni bir yazı yazmak şöyle dursun iki cümle zihnimde tutarlı bir noktada bir türlü buluşamaz.Zaten yaratımın özünde Coelho’nun dediği üzere sürekli ”değerlerin altını üstüne getirmek” ve asla ”tatmin olmamak” yatıyorsa böylesi zorlu günlerde okumaktan daha rahatlatıcı bir eylem gözükmemektedir.

Yine böyle bir zamandan geçerken aklıma Beckett geldi.Tabi öyle gökten zembille inmedi.Alfa Yayınlarından çıkan ”Dört Dublinli” adlı kitabın kapağında ismini gördüm.Bu arada bahsi geçen bu kitap Joyce,Yeats,Wilde ve Beckett’ı anlatıyor.Genel olarak da karşılaştırmalı bir yöntem izlemiş olması, okuyucularının bu dört yazarı ilişkili bir biçimde tanıması için iyi bir seçim olmuş.Kitabın yazarı İrlanda Edebiyatı üzerinde otorite kabul edilen ve ödüllü James Joyce biyografisinin yazarı Richard Ellmann’dır.Yani bu eseri okumak genel anlamda – elbette yüzeysel – İrlanda Edebiyatı hakkında bilgi edinmenizi sağlayabilir.Bu eseri bir başka yazımızın konusu haline getirmek üzere vedalaşalım ve Beckett’a geri dönelim.Kitabın kapağında bu isimle karşılaştıktan sonra Godot’u Beklerken’i çok uzun bir zaman önce okuduğumu farkettim.Neredeyse hiçbir yazımda kendisine yer vermemiş olmamın da üzüntüsüyle tekrar okumaya başladım.

Kimilerine göre Godot, inzivaya çekildiği evinde otururken ödülünü bile almaya gitmemiş Beckett’ın postacısıdır.Kimilerine göre o, yarış boyunca gerilerden gelmesine rağmen birçok kişinin onu beklediği Fransız bisikletçi Roger Godeau’dur.Kimilerine göre Tanrı,kimilerine göreyse kurtuluşun veyahut ölümün kendisidir.Her kim ve ne olursa olsun beklenilendir ve Godot, insanların ”bu olursa artık mutlu olacağım” dediği şeydir.

Bugün belki de hepimizin ismini duyduğu eser ve sanatçılar, eserlerini ilk oluşturduğu yıllarda toplumun beğenisini kazanamamış ve değerleri çok sonradan anlaşılmıştır.Bugün ”Yıldızlı Gece” tablosunu nerede görsek tanıyacağımız Van Gogh, gotik edebiyatın öncüsü Edgar Allan Poe, belki de en iyi bildiğimiz operalardan birinin bestecisi Bizet ve bu yazıya konu olan Godot’u Beklerken’nin yazarı Beckett.Şaşırtıcı olsa da bahsettiğimiz bu sanatçılar toplumun o günkü değer ve estetik yargılarına uymadıkları gerekçesiyle eleştirilmiş içlerinden bazıları -Gogh ve Bizet- bu durumun üzüntüsüyle sağlıklarını keybetmişlerdir.

Benzer bir durum Klasik Tiyatro anlayışını yerle bir eden Godot’u Beklerken adlı tiyatro oyununda Absürd Tiyatro’nun bir özelliği olarak giriş – gelişme ve sonuç gibi bir olay örgüsünün olmayışı, bir durum öyküsü gibi dönem, yer ve kişilik analizlerinin net verilmeyişi, olayların belli bir başlangıcı ve bitişi olmayışı ve ”zaman döngüsü” prensibinin uygulanmasından dolayı yaşanmıştır. Eser halk ve eleştirmenler tarafından anlaşılamamış ve dolayısıyla da beğenilmemiştir. Fakat bu kısa sürmüş nihayet 1957’de San Fransisco’daki bir hapishanede sahne alan oyunun sonunda hapishane adeta alkıştan yıkılmış ve coşkuyla karışık bir tepkiyle karşılanmıştır.Bu “şaşırtıcı” olay üzerine, eleştirmenler eseri tekrar inceleyip eser hakkında daha ayrıntılı görüş belirtmişlerdir.

Eserde ilk bakışta Estragon (Gogo) ve Vladimir (Didi) göze çarpar.Ana karakterler birbirlerine kendi isimleriyle hitap etmezler. Bunların yerine takma isim olan Gogo ve Didi’yi kullanırlar. İsimlerinin bir önemi yoktur, çünkü kişiliklerinin bir önemi yoktur.Birbirlerinden bağımsız herhangi bir kişilik belirtmezler, zaten Beckett, iki oyun kişisinin “varoluş” serüvenini sergilerken onların benliğe sahip oldukları kanısına varmamızdan kaçınmıştır. Karakter ve olay örgüsü dışlanmıştır. Çünkü olay örgüsü zamanla gelişen olayların bir önem taşıdığını gösterir. “Karakter”in varlığı da “kimlik ve kişilik” özelliklerinin önemli olduğu duygusunu verir. Kısacası Beckett, “insanı özüne indirgeme” yoluna gitmiştir.Bundan dolayı birçok eleştirmene göre bu oyun ”varoluşçuluk felsefesini” başarılı bir şekilde işler.

Biraz daha derinlere indiğimizde bu iki karakterin birbirini düşünsel ve güdüsel olarak da tamamladığını görürüz.Vladimir, düşünsel yanı ağır basan ve geçmişi anımsayarak ”varoluş” unun bir özü olup olmadığını anlamaya çalışırken Estragon, insani değerlerle ilgilenmez.Acısını,açlığını ve intihar etmeyi düşünür.Genelde Vladimir’in ”ya Godot gelir de bizi bulamazsa? ” sözleriyle bu düşüncesinden vazgeçer.Beckett burada kimi eleştirmenlere göre insan içindeki id/süper ego çatışmasını anlatmaya çalışır.Oyunculara daha sonra katılan Pozzo ve Lucky’de ise ilginç bir zıtlık görülür.İlk perdede Pozzo sahip Lucky ağır eşyaları tek başına taşıyan, sahibinin buyrukları altında hareket edip onun törensel davranışlarına hizmet ederken, ikinci perdede Pozzo kördür ve Lucky ise dilsiz kalmıştır fakat Pozzo, Lucky’ ye muhtaçtır.Dolayısıyla sahip-köle ilişkisi ve birinci perdede ki katı ayrım çöküştedir. Daha sonraları Godot’dan haber getiren bir çocuk gelir bu çocuğun kendisinde şaşırtıcı bir nokta bulunmuyor olsa da Vladimir’le arasında geçen konuşmadan çıkardığımıza göre koyunlara bakan çocuğun Godot tarafından sevilmesi, keçilere bakan kardeşinin Godot tarafından dövülmesi, Habil ile Kabil hikayesine bir göndermedir.

Peki ya bu oyunda Godot neyi temsil eder ?

Godot’yla ilgili ne bir toplumsal özellik ne de bireysel bir özellik verilmemiş olsa da o, Vladimir ve Estragon’un bekleyişine son verecek bir olgudur.Ona umut,adalet,sosyal refah diyebilirsiniz.Godot, Şarman’ın deyimiyle ”Cezayirli köylülere göre, toprak reformu; Polonyalı seyircilere göre, ulusal bağımsızlık, kimine göre hiç gelmeyecek olan sosyalist düzendir.”

Tüm bunları okuyup anladıktan sonra, eserin sonuna doğru geldiğinizde,kendi yaşamınızdaki Godot’larla ilgili sükûnete gömülüp belki de birkaç sayfa karalamanız muhtemel.

Sevgilerle.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment