içinde

Yaşasın 8 Mart

8Mart

8 Mart etkinliğine katılmak için Taksim’e yola çıkmıştım. Belki okuyanlar arasında not alan vardır diye söylüyorum eski bir olaydır bu. Ne şu anki hükümetimizi ne de şu an ki emniyet teşkilatımızı bağlar bu söylediklerim. Hatta zamanı geldiğinde şu an ki hükümetimiz ve emniyet teşkilatımız hakkında yazdığım şiirleri buradan da paylaşırım. Durduk yerde yeniden alınmayalım içeri.

Her neyse, konuyu dağıtmayayım. Taksim’e vardığımda enfes bir kalabalığın toplandığını ve coşkulu bir şekilde günün keyfini çıkardığını gördüm. İnsan bu tür durumlarda onun parçası olmak için sabırsızlanır ve kendini o kalabalığın içine bırakır. Gençliğin etkisiyle olmalı ki, o kalabalığın içinde yüzerken polislerin saldırıya hazırlandığını fark etmemişim. Okuyucu şöyle düşünebilir; ‘Fark edince ne yapacaksın’. Dedim ya gencim ve daha önce gözaltına alınmamışım. Yanlarına gidip, yapacakları şeyin yanlışlığı hakkında konuşurdum heralde. O zamanlar konuşmayı çok severdim ve karşımdaki kişinin beni anlayıp anlamamasından daha çok benim doğruyu herkese söylemek istememden kaynaklı uzun konuşmalar olurdu.  Anlamanız için bir anımı anlatayım size. Bir gün kızım, kucağımdayken bana ayı gösterip ‘baba bu ne’ dedi. Ben de; yaratılıştan başlayıp  ayın oluşumuna doğru uzanan bir konuşma yapmaya başladım. Bana biraz baktıktan sonra ‘susar mısın’ dedi. Karşındaki kişinin yaşı ne olursa olsun sana karşılık veriyor oluşu her zaman bana durma ve yeniden düşünme paradoksu yaratır. Daha önce yapmadığım bir şeyi şimdi mi yapmalıyım’ın yusuf yusufluğudur bir bakıma.

Her neyse, konuyu dağıtmayayım. Polisler öyle bir saldırdılar ki bize kadınıyla erkeğiyle eşit bir şekilde hırpalandık. Eşitlik ve özgürlükten kastımız bu olmasa da gözaltına alınan kimilerinin sanırım duygusallıktan olsa gerek ağladığını gördüm. Bir nebze de olsa bize eşitlikçi davranmaları devletimizin ve tabiiki polislerimizin gelmiş olduğu seviyeyi gözler önüne seriyordu. Karakola doğru götürülürken bir yandan insanlar ‘bu kadar da olmaz’ manasına gelecek cümleler etmeye başladılar. Vücudumdaki ağrıların sıcaklığından kaynaklı bana ilk başta anlamsız geldi konuşmalar. Çünkü kimse hak ettiğinden daha fazla dayak yememişti. Kimse kayrılmamıştı. Herkes eşit, demokratik bir şekilde dayak yemiş ve gözaltına alınmıştı. Karakoldan içeri girdiğimizde ikişerli olarak bizi duvara yasladılar. Benim yanıma benden hayli yaşı geçkin bir abla geldi. Tam da kapı ağzındaydık. İçeriye doğru giren havanın rahatlatıcı etkisi vücudumda hissedince bu bölgenin karakolun en iyi yer olduğuna karar vermiştim. Fakat kapıdan çıkan her polisin hakaretine maruz kalınca görüşüm değişti. Hatta bir tanesi yanımıza geldi, yüzümüze baktı. İlk önce ablaya sonra bana okkalı bir tokat attı ve gülerek ‘Alın size eşitlik’ dedi. Oysa bana daha sert vurmuştu. Babam, eve iki gün gelmeyip arkadaşlarla günümü gün ettiğim günün ertesi,  ‘tokat yerinde ağırdır’ demişti.  İnsan evladı öğrenen bir varlık ama dayak yerken daha hızlı öğreniyor. En azından bende o yaşta bile böyle bir etki yapıyordu.

Her neyse, konuyu dağıtmayayım. Kapıdan çıkan polisten yediğimiz eşit olmayan eşit tokat ile kendime geldim. İfademiz alınırken babacan, tombul yanaklı polis amca ‘şikayetçi misin oğlum’ dedi. Benden üç kişi önce ‘şikayetçiyim’ diyen bir abiyle neden şikayetçi olmaması gerektiğiyle ilgili yaptıkları etkili konuşmadan kaynaklı ‘tabii ki şikayetçi değilim’ dedim.

Hayatımdaki en iyi 8 marttı o gün. Düzenli aralıklarla anne ve babamdan dayak yedim ama başka birisiyle kavga etmemiştim o zamana kadar. Bu açıdan benim için ilkti bu dayak. Nasıl ki ilk aşk, ilk sevgili unutulmazsa sanırım ilk dayak da unutulmuyor. Hala aklımda çünkü.

Ne düşünüyorsun

Bir cevap yazın