”Dünya’nın özünü kaybettiğini görünce, bende güvenimi kaybettim.”

Bütün masalları, öyküleri, hikayeleri hepsi. Hepsi bizi en saf, en şaşkın, en dolu dolu çocukluğumuzda kendine bağlamak için bir araç. Bir yalan, bir oyun, düpedüz düzenbazlık. Bütün bilincimizi, hayal alemimizi her yandan sararak, benliğimizi işgal edip kapkaranlık gezegeni kendi ütopyamız olarak görmemizi sağlamak. Tüm aile üyeleri ve diğer insanlar dünyaya yeminli ant içmiş gibi  çocukluğumuzda bizi her türlü iyilikle kandırmaya çalışıyorlar. ”İyiler her zaman kazanır” cümlesini bize en küçükken öğretiyorlar ki; Dünyayı yakıp yıkanları, insanları köle, esir, hayvandan aşağı ilan edenleri kazanımları sebebiyle iyi olduklarını düşünüp, yapılanları da iyiliğin neticesi olduğuna inandırmak için.

Oysa dünya bize anlattığı hikayeleri, masalları, öyküleri her yaşta anlatıp yaşatsa olmaz mıydı? Kendisini yakıp yıkanları baş tacı yapmanın ne anlamı vardı? Acaba gerçek miydi o hikayeler? Gerçekten gerçek olmaktan bu kadar uzak mıydı da kendisi benimsemedi? Peki gerçek değilseler bizleri neden kandırdı? Koskoca hayatımızı küçük yaşta dünyayla zerre alakası olmayan hayallerimizle süslemenin, gerçek hayat ”gerçekleri” altında hayallerimizle birlikte kalmanın ne anlamı vardı? Bizi hep koşturmak, bilincimizde var ettiği hayatı aramakla geçirtti.

‘’ Yarın mutlu olmak istiyorsan bugün mutsuzluğa katlan ‘’ sözleriyle bütün bugünlerimizi ve yarınlarımızı çaldı. Bizleri yanıltıp, çocuklarımızı yanıltmamızı sağladı. Herkes ‘’ arıyorum ’’ yolculuğunu hep aynı klasik dünya yalanından güç alarak sürdürdü. ‘’ Mutluluk var, onu sadece arayanlar bulur. ‘’ Dünyanın hikayeleri değil, hikayelerin dünyası güzeldi.

‘’Özü hikayeydi onun. Kaybetti, kaybettik.’’

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment