içinde

Dorian Gray’in Portresi- Oscar Wilde

Kitap incelemesi

Dorian Grayin Portresi

“Keşke tersi olabilseydi! Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için… bunun için her şeyi verirdim!” Özellikle bir genç adamın büyümesini, eğitimini, gelişimini, kendini ve inançlarını keşfetmesini, en sonunda yine kendisiyle olan savaşına yenik düşmesiyle, hikayesinin hazin bir şekilde sonlanmasını işleyen Dorian Gray’in Portresi için Oscar Wilde, ‘bir ruhun hikâyesi’ demişti. Aslında ilk bakışta bu hikaye için ters düşen bir yakıştırma olduğu düşünülse de, Dorian Gray’in Portresi tam da bir ruhun hikayesidir.

Dorian Gray, oldukça dikkat çekici bir görünüşe sahip, bulunduğu her ortamda diğer insanlardan kolayca ayrışmayı başarabilen, karakteri ve özellikle dış görünüşüyle çevresindeki her insanı etkisi altına alan genç bir adamdır. Basil ise daha çok içe dönük, ruh güzelliğine önem veren, hayatını da buna göre yaşayan bir ressamdır. Ancak Dorian Gray’i görür görmez, diğer insanlar gibi ondan çok etkilenir ve onun portresini resmetmek ister. Her gün tabloyu tamamlamak için Basil Hallward, yakın dostu Lord Henry ve Dorian Gray bir araya gelirler. Bu süreçte Gray, kendi güzelliğinin daha da farkına varır. Onun için artık güzelliğinden, gençliğinden daha değer verdiği hiçbir şey yoktur. Hayatının aslı amacı zevk, heyecan ve sonsuza dek sürmesini dilediği güzelliğidir. Şuursuzca dilediği bu dilek gerçek olur ve yıllar içinde tablodaki silueti yaşlansa da Dorian Gray daima genç ve yakışıklı kalmaya devam eder. Ancak ruhunu şeytana satmış, hayattaki heyecanın kötülük yapmakta olduğunu zanneden bir adama dönüşmüştür. Zamanla işlediği günahlar, yaptığı kötülükler portreye yansımaya başlar. Yaptığı her kötülükte portre daha da çirkinleşir. Güzelliğinden başka hiçbir şeye değer vermeyen bu adamın ruhunun çirkinliği portresinde belirmeye başlar. Ve tabii ki bu muazzam görünüşlü adamın kararmış ruhu yaşadıklarına daha fazla dayanamayarak kendi sonunu kendisi getirir.

Oscar Wilde’ın müthiş kalemi, böylesine bir hikayeyle birleşince neden daha önce okumadım ki diye düşündürüyor insanı. Okuduktan sonra ise, bu kitap okuduğum en iyi romandır diyen insanların sayısı da epey artıyor bizce. Tüm bunları okurken ya gerçekten böyle olsaydı? sorusunu sormamakta elde değil. Ya gerçekten yaptığımız tüm kötülükler her defasında ruhumuzla birlikte, gereğinden fazla değer biçtiğimiz aynada gördüğümüz kişiyi çirkinleştirseydi? 

“Çünkü bir insanı etkilemek ona kendi ruhunu vermektir. O, artık kendi doğal düşünceleri ile düşünemez ya da kendi doğal tutkuları ile yanmaz. Erdemleri onun için gerçek değildir artık. Günahları, eğer günah diye bir şey varsa, ödünç alınmıştır. Başka birinin müziğinin yankısına, ona yazılmamış bir rolün oyuncusuna dönüşürler.”

Ne düşünüyorsun

Bir cevap yazın