Uyku düzenimi kendi ellerimle mahvettiğimi biliyordum. Gece yarıları atıştırdığım onca şeyin de reflümü ilerleteceğini bile bile o konuda da kendime yine aynı muamelede bulunuyordum. Çünkü bu aralar kendim için iyi şeyler yapmak hoşuma gitmiyordu. Uzun zamandır içimde bastırdığım o mazoşist arzu tekrar ortaya çıkmaya başlamıştı. Herkes hayatını düzene sokmak için belki bütün ömrünü harcamayı göze almıştı. Ama ben, düzenden nefret eden birine dönüşüyordum artık. Elbette düzenden nefret eden biri olmama rağmen odamdaki eşyaların yerlerini sürekli değiştirip en mükemmel dizaynın hangisi olduğuna karar vermeye çalışmak çok saçmaydı dışarıdan bakıldığında. Ama dışarıdan bakanların bilmediği iki şey vardı. Birincisi benim kesinlikle siyasetten uzak anarşist bir düşünce yapısına sahip olmam, ikincisi ise tahtaları yavaş yavaş kırmaya başladığımı bilen herkesten ne kadarını kırdığımı gizlemeyi başarıyor olmamdı. Bu ikincinin ayrıntısı biraz derin.

     Evet madde düzenli olmalıydı ama ruh ve ona ait manevi her şey bir düzene sahipse bence orada tam olarak bir sıkıntı vardı. ”Çünkü insan her Allah’ın günü iyi olamazdı. Bir gün dahi olsa solundan kalkmaz mıydı ? ” gibi sorular, gülümseyen insanları gördüğümde ve gerçekten mutlu olduklarını anladığımda kafamda dönüp durmaya başlıyordu. Mesela ben hiçbir şeye üzülmesem bile kendi hayatımla ilgili, mutlaka acı bir haber çalınıyor kulağıma ya da bir arkadaşım derdini paylaşıyor benimle. Sonra oturup düşünüyorum ve bütün gün gülümsemek beni suçlu hissettiriyor.

     Bazen eleştiri alıyorum işte bu durumumla ilgili. ”Çok yufka yüreklisin, duygusal davranıyorsun, dünyayı sen mi kurtaracaksın.” diyenler oluyor. Ama şöyle bir durum da var , aşırı agresif olup öfke kontrolünü sağlamak için her şeye sessiz kalıp bir anda patlamayı ve benim sabretmeme sebep olan insanların kalbini kırmayı kendime borç bilmiş gibi ejderhaya da dönüşebiliyordum. Neden ? Çünkü tamamen duygu insanıyım. Tabi sonradan pişman oluyordum ama iş işten geçmiş oluyordu. Konu mantık olunca da mantığımla hareket etmeyi bırakın, mantığımla kılımı dahi kıpırdatmam benim için bir lüks, ekstra ve gereksiz bir durum. Çünkü insanlar bir şey hissettiğinde insandır (bence).

     Hayatı mütemadiyen ağır çekimde ve lirik yaşamayı tercih etmiş, sürekli olarak da ”Ne ediyorsa kendine ediyor.” denilen tiplerden olmayı başardım bu yaşıma kadar. E bu yaştan sonra da bu konuda bir değişim yaşayacağımı sanmıyorum. Ama yeri geldiğinde içinde bulunduğum kabuğun küçüklüğüne kızıp, dünyamı yerinden oynatıp, kendime daha rahat olabileceğim bir hayat biçimi edindiğim doğrudur.

     İşte tam olarak bu aralar öyle takılıyorum diyebiliriz. Fakat bir değişiklik var. Bu sefer kabuğumu ben kırmadım. Zaten insan ne gördüyse insanda görmüş değil mi ? Mevzu tam olarak bu. Yani ben kendime yeten, büyüklüğüne ya da küçüklüğüne aldırış etmediğim, o her şeyin var olduğu kabuğumda huzurla yaşıyorken, birileri bana farkında olmadan yahut isteyerek karakterleriyle ve kalpleriyle saldırdığında bütün duvarlarım yıkıldı. Çünkü bunu yaptıkları sırada hepsinin benim iyiliğim için bir şeyler yaptığını zannediyordum. Yani onlara güveniyordum. Benim için bir şeyler yaptıkları doğruydu ama bunun iyi bir şeyler olmadığını anladığımda bir enkazın içinde bütün duygularımı kaybetmiş , soğuk ve sessiz bir karanlığa açtım gözlerimi.

     Yerimden kalkmak çok fazla zamanımı aldı mı almadı mı pek düşünmedim. Kabukla ilgili yaptığım değişiklik de yerimden kalktığımda gerçekleşti. Artık bir kabuğa ihtiyaç duymuyordum çünkü yaralarımın kanamasına izin verecek kadar güçlü kalabilmiştim o soğuk ve sessiz karanlıkta. Şimdi sıra ışığı bulmaktaydı. Bir süre ışık için her yolu denediysem de ona bir türlü ulaşamadım. Daha sonra karanlığın her zaman kötüyü işaret etmediğini ve yolumu karanlıkta da bulabileceğimi anladım. Tabi dünya karşımda bütün iğrençliğiyle üstüme doğru kötülüklerini kusmaya kaldığı yerden devam ediyordu. Ve ben jean reklamlarındaki seksi kızların yürüyüşüne benzediğini düşündüğüm -aslında hiç alakası olmayan- karizmatik bir tavır takındım kendime. Hayır , hayır. Kendimi kandırmıyordum. Gerçekten öyle hissediyordum artık. Ensemde kestiğim saçlarım, sokakta veya evde giydiğim alakasız kıyafetlerim, insanlar ne der , nasıl bakar demeden attığın kahkahalarım, yol ortasında döktüğüm gözyaşlarım ve bütün boş vermiş tavrımla, bu bendim. Ve inanılmaz özgürlüğümün tadını, inanılmaz bir zevkle çıkarıyordum.

     İnsanlar, kabuğumu kırmadan önceki zamanda yaptıkları gibi gelip dertlerini anlattığında, onlara gerçeği söylemekten geri durmuyordum artık. Önceden olsa uzun uzun konuşup yol göstermeye yardımcı olmaya çalışırdım. Ama artık bunun gerçek çözüm olmadığını anlıyordum. Çünkü ben o enkazın orta yerinde kalmışken birileri gelip aynı vaazları bana verdiğinde yüzlerine bakıp kahkahalarla gülmüştüm. Bir işe yaramadığını bilecek kadar tecrübe edinmiştim yani anlayacağınız.

     Tecrübe, tecrübeler, tecrübelerimiz.. Bu da itici kelimelerden biridir. Çünkü herhangi bir cümlenin içerisinde yer alıyorsa kesinlikle o cümlede bit yeniği var demektir. Tecrübe. Evet evet, gerçekten acı bir tadı var bu kelimenin. Genelde kötü geçen bir olayın sonuna iliştirilir. Ne kadar kötü olaylar yaşadım tartamıyorum ama beterin elbet beteri var. Kendime bir uğraş arayıp durdum tam da bu yüzden.

     Mesela geçenlerde odamın gıcıkturuncu rengi duvarlarını ”düşler sokağı” rengine boyadım. Yok be! Ben uydurmadım, boyanın adı gerçekten düşler sokağı. Ama tabi ki boyarken Feridun Abi’den Düşler Sokağı’nı açıp dinlemedim. Çünkü ne alaka ? Fakat bir boya ismine göre inanılmaz çekici gelmişti. İçine biraz kül ve biraz bej karıştırılmış, beyazı fazla bir boyaydı. Hatta ev arkadaşlarım ”Kanka bu beyaz ya!’‘ yorumunu ilk fırçada yaptılar. Üstelemedim. Çünkü ben hangi renk olduğunu biliyordum ve renkten gayet emindim. KESİNLİKLE BEYAZ DEĞİLDİ. Ayrıca adı düşler sokağı olmasaydı kesinlikle beyaz gölge olurdu diye de düşünmüyor değilim.

     Kendimi mütemadiyen hayatın bu tarz ayrıntılarını düşünürken yakaladığım zaman çok seviyorum aslında. Biliyorum ki bir ayrıntı insanı olmak ne kadar zarar veriyorsa kişinin kendisine o kadar yarar sağlıyor. Birilerinin görmediğini görmeyi seviyorum, birilerinin anlayamadığını anlamayı. Birilerinin savaşmaya değer görmediklerini de yanıma alıp bu hayat karmaşasında dikili bir mezar taşı kadar gerçek olmayı seviyorum. Biliyorum ki gerçek, kayırdıkların kadar değil barıştıkların kadar gerçek.

     Bir kaç gün önce, bir arkadaşımın abisiyle muhabbet ederken arkadaşıma dönüp, ”Bak bu kız hayatı seviyor ama kavgayı da seviyor. Kavgası karşısında ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun, yeri geliyor bu kızdan korkuyor. Kavga yumruk attığında bu kız tutup balyozla vuruyor. Yani hem seviyor kavgasını, kavgasıyla gurur duyuyor hem de ensesinden tutup yere yapıştırabiliyor.” demişti. Muhtemelen benim son zamanlarda biraz zayıf kaldığımı fark edip bir abi gibi kendimi toparlamam için gaz verdi bana.

     Mümkün olması gereken de bu aslında. İnsanlara ”Neden böyle yapıyorsun, kendine gel sen bu değilsin, güçlü ol,devam etmek zorundasın, ben sana güveniyorum.” cümlelerini kurmak yerine ne kadar güçlü olduğunu hatırlatacak durumlardan bahsetmek daha pratik bir çözüm. Ben de amacının ne olduğunu bildiğim halde bu söyledikleri ve bana kendimi hatırlaması sonucu gaza geldim yalan değil. Böyle de kendini, gerçekleri kabullenmeye adamış serseri bir ruh halim var. Gazsa gaz kardeşim, yeri geliyor alıyor insan yani ne var ?

(Ali abime de saygılar, selamlar. Benim külüstür tekliyordu ne zamandır. İyi geldi.)

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment