içinde ,

Edebi bir tahlil aşkına: Ruh Adam

unnamed 2

“Hiçbir tercüme aslındaki güzelliği muhafaza edemez. Eğer aslında bir güzellik varsa…”

Çok tanıdık bir cümleyle başlayalım. Sert kelimelerle hakikati içimizde iyice perçinleyen usta yazardan bir alıntıyla… Atsız Ata’dan söz edelim. Ama asıl mevzumuz eseri olsun, müellifi başka bir zamanda irdeleyelim. Ruh Adam’ın çağlar öncesinden yasak bir sevgiyle başlayıp o sevgiden ölümle bile kurtulamayan ilk kahramanı Burkay’ın, Selim Pusat’ta tekrar tecelli eden kaderini görüp hüzünlenelim, aşk kadar derin fikirlere, vatan ve millet sevdasına olan inancımızı yeniden yeşertelim. Bir aşk üçgeni içinde tek başına kalan kahramanımız Selim Pusat ile gidelim buradan seneler evveline… Onda bulalım şimdi arayıp da bulamadıklarımızı… Ki yaşamaya dair bir ümidimiz olsun.

Askerlikten düşünceleri nedeniyle atılmış, istibdata karşı her zaman dimdik duran, zulme boyun eğmeyen, adaletten asla taviz vermeyen baş kahramanımız o, Selim Pusat. Soyadı kadar çetin ve sert, gözleri kör olmuşlara takındığı en net tavır bu. Kralcı düşüncelerinden dolayı cumhuriyete karşı bir asker. Bu kutsal vazifesinden ihraç edilen bir diğer arkadaşı ise Şeref. “Tiyatro bitti, beklemeye lüzum görmüyorum.” diye kısa bir not bırakan ve tabancasıyla kendini göğsünden ateşleyen bir adam. Bu amiyane dünyada ona yer yok, kimi kimsesi de yok ama bu intiharla Selim’i derin azaplara sevk eden de kendisi.

“İnsanlardan iğreniyor, kimselerle görüşmeye tahammülü yok.” diye kocasını tanıtan diğer br isim ise Ayşe Pusat. Eşinin askerlikten atılmasıyla kendisinin yürüttüğü edebiyat öğretmenliği vazifesinden ihraç edilmiş, oğlu Tosun ve ruhsuz bir varlığa dönüşen kocası Selim’le yaşamaya çabalayan, ümit dolu bir kadın. Okula bu ihraç biter bitmez dönüyor, ama eskisinden de kırık. Gitgide yalnızlaşan Selim’in artık buz tutmuş kalbinin yeniden canlanmasını, onun kendisini yeniden sevmesini istiyor. Ayşe bu romanda, Uygur masalındaki evdeşe benziyor. Selim’i seven, cefakar bir eş ancak onun hayata dönmesini sağlamakla meşgul. Hatta bu artık öyle bir raddeye varıyor ki, Selim’in yeniden yaşaması için birini sevmesine bile razı. O denli ağırbaşlı.

Ayşe’nin üç talebesi var, namı diğer Işık Kızlar. Bu tabiri Selim takmış çünkü Ayşe onlarla her an iftihar etmekle meşgul. Çamlı Koru’ya gidiyor bu sıralar Selim, Şeref’in mezarı başına. Orada eşsiz bir sesle şiir okuyan bir kadın duyumsuyor. Sesi alabildiğine güzel ve ürpertici. Ama şiir bitene kadar bekliyor, ve bir kadın fark ediyor. Bu kadın, kimliği gizli bir Osmanlı sultanı, Leyla Hanzade. Selim’in aşk üçgenindeki diğer bir isim. Onunla tanışması, Selim’i yeniden kralcı düşüncelere, siyasete sürüklüyor. Ama Leyla’nın taht derdi yok,  Selim’de bunun yeniden tecelli etmesi ise an meselesi. Leyla’da hissettiği duygu aşktan bir adım geride ama arkadaşlıktan da bir adım öte bir his. Ona feda olmaya hazır bir asker gibi. Ancak, kalbindeki asıl yangını Ayşe’nin fen talebesi Güntülü yakacak, Uygur masalının Açığma Kün’ü o. Işık gibi yeşil gözleri, büyüleyici, çekici bir güzelliği var. Selim’le gitgide ilerleyen muhabbette, Selim onu çok önceden tanıdığını anımsıyor ama bir türlü dile getiremiyor. Ve bu çapraşık düğümü çözen kişi, o günlerde sık sık hayalet gibi gelen Şeref oluyor.

Bir anda kalabalığa bürünen Selim, öfkeli yalnızlığından sıyrılmakta an be an… Güntülü’ye aşık olduğunu fark ediyor, ama hala anımsayamıyor onu. Güntülü’nün onun hakkında her şeyi bildiğini öğreniyor, Ayşe sayesinde. Ancak Ayşe de bu gitgide yakınlaşan iki insanı fark etmiş, evli bir kadının kıskançlığını duyuyor. Talebesi ve Selim’in zaman zaman zıtlaşan, arada ise uyumla ilerleyen muhabbetini izlemekten başka bir şey yapamıyor. Leyla’yı taht kavgasına sürüklemek isteyen bir diğer karakter de ortaya çıkıyor, melun şeytan Yek. Selim bu sevgiyi sonunda Leyla’ya itiraf edince, şeytan öfkeden kuduruyor. Ve Selim’i çıldırtmak ister gibi, kah doktor bir arkadaşı, kah çalıştığı yerde bir Yahudi, kah kapıya gelen bir postacı gibi dolanıyor etrafında…

 Kalbini kor ateşlerde yakmış Selim, Güntülü’nün diğer iki arkadaşı da bu sevgiyi fark ediyor. Azaplar içinde Selim, çünkü Güntülü ile konuşurken, genç kızın ciddiyetle “bin yıldan beri yaşıyorum” demesiyle hakikati aralıyor. Güntülü, Metehan zamanında yapılan sadakat sınavında kendisine ok atamayan sevgilisi Selim’e gerçekleri anlatıyor ve roman, bir anda o masala ve Tanrıkut Mete’ye evriliyor. Selim’in gönlüne hükmetmek Güntülü için bir zevkten ibaret. Çünkü ne yaparsa yapsın, Selim onu sevmekte ve o sınavda ok atamadığı için idam edilmiş Mete zamanında. Dolayısıyla tam bir  Açığma Kün tasviri karşımıza çıkmış oluyor.

Bu yasak sevgi Selim ve Şeref’in kavgasına şahitlik edecek türden… Selim, bin sene evvelki masal yeniden tekrarlandığı için acı çekmekte ama bu sevgi onu ölüme bile götürse yine de vazgeçmeyecek. Sevgilisine şiir yazıyor uzun ve satırları azap kokan, güzelliğini öven, yer yer acı çektiren. Yenik düştüğü sevgiden mustarip yine ama elinden gelen tek şey bu. Ve bir akşam, Şeytan Yek tarafından yüksek mahkemeye çağrılıyor. Suçu ise yasak sevgi. Geceleyin artık kimliğini gizlemeyen Ye tarafından mahkemeye götürülüyor. Çağlar öncesinin kralları, padişahları, tarihteki ismi yazılı herkes bu mahkemede. Hatta geçmiş, gelecek ve bugün bile. Selim’in suçlu olduğuna kanaat getiriyor Tanrı, tarih bu mahkemede Selim için “adalet” diye haykırırken, sadece anası “merhamet” dileniyor Tanrıdan. Selim’in uğruna acı çektiği, hapis yattığı kralları bile savunmuyor onu. Anlıyoruz ki çok sevdiğimiz, uğruna ölebileceğimiz şeyler bile bizden yana değil.

Ve aynı suçtan asırlar evvel yargılanan ve ceza olarak da intihar eden Yüzbaşı Kubudak ile, Çamlı Koru’da vuruşmaya gidiyor Selim… Kılıcı, miğferi, asker üniformasıyla tam bir savaşçı o şimdi. Sevgide haklıysa Kubudak ölecek, ama haksızsa da kendisi… Yasak aşktan hüküm giymiş gibi Selim kaybediyor savaşı ve ağır yaralanıyor. Binlerce yıl evvelki mazi tekrarlanıyor. Güntülü ise kendisi uğruna savaşan ve ölüme koşan Selim’e o yaralı halde, bir bardak su bile vermiyor. Çünkü Selim’in kalbinde biri daha var, dost ama Güntülü kabul etmiyor. “Ben gönüllere tek başıma hükmetmek isterim.” sözüyle anlıyoruz sevgilinin bencilliğini, acımasızlığını ve asla sevmediğini. Selim ise o halde bir başına yine, yapayalnız, yani asıl Ruh Adam artık…

Birkaç gün hastanede kaldıktan sonra evine dönüyor ama bu kez Leyla da yok, Güntülü de. Kimsesiz, Ayşe ve Tosun’u görmeden, böylece yaşayamayacağını anlıyor Selim. Ömrü boyunca acıdan, ızdıraptan, yasak gönülde sevmekten yargılanmış bir adamın azabıyla kayboluyor. Bir ruh adam oluyor artık.

Tabiatüstü unsurlarla anlatılsa da, aslında yazarın verme istediği mesajı da derinden anlıyoruz biz okurlar. Kendi nefsiyle mücadele eden bir insanı görüyoruz. Aşkta kaybetmenin çilesini çekiyoruz. Atsız’dan da yer yer edebi-ruhi iletiler taşıyan romanda sadece okumuyor, düşünce çemberinden geçiriyoruz her bir cümleyi. Şiirlerde kayboluyoruz. “Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı, görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.” dizesinde sevginin gam kokan çilesini görüyor, “Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım, gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.” mısrasında aşk derdinin ufak bir tesellide derman aradığını anlıyoruz. “İlgisizliğin ucundan çekip ilginin ateşli ucuna sürüklemek, yaşamanın lüzumsuz ve hatta çirkin bir nesne olduğunu fark etmek, sonsuz bahtiyarlığa gölge düşürmek” gibi sözlerle romanı adeta sindire sindire okumaya çabalıyoruz. Bu eşsiz başyapıtta kendimizden bir şeyler bulduğumuzu düşünüyoruz, ki hakikat de bundan ibaret.

Başladığımız gibi Güntülü’nün eşsiz bir sözüyle bitirelim yazımızı müsaadenizle.

“Sevginin niçini olmaz ki efendim… Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakiki bir sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz. Sonra sevdiğimiz şeylerin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar efendim.”

Ne düşünüyorsun

Bir cevap yazın