EŞİK
Dalgın adımlarla uzun yollardan, unutulmuş sokaklardan geçti. Her adımında kaybolmuşluğun izlerini arıyor, içindeki boşlukla baş başa kalıyordu. Hava nemli ve boğuktu. Göğün boğazında düğümlenmiş yağmur, dışarı çıkmak için sabırsızlanıyordu. Yüzüne çarpan rüzgârın keskin dokunuşuyla irkildi. Birdenbire kendini kırmızısı solgun sarmaşıkların ördüğü bir bahçe duvarının yıkık açıklığında bulmuştu. Sağa, sola bakındı. Duvarın hemen önünde demir parmaklıklı eski bir kapı belirmişti. Sahip olduğu tek gerçekliğin eşiğiydi burası. Yol bitmişti. Ceplerini yokladı. Sarmaşıklar arasından geçerken anahtarı düşürdüğünün farkında bile değildi. Ellerinde kocaman bir hiçlik, içinde sonsuz bir burukluk vardı. Büsbütün bastırılmış duyguları tıpkı yağmur damlaları gibi başıboş bırakılmayı bekliyordu. Bir süre öylece kaldı. Derin bir nefes aldı. Dakikalar sonra görünmeyen bir dokunuşla hiçbir direnç göstermeden açıldı kapı.
Karşılaşma anında garip bir akım oluşmuştu. Ayak parmaklarına kadar sızlatan, iç yangını ağrılarla birlikte kendi çıplak bakışlarının acısı çöktü üzerine. Görülme sırası hep başkalarına verilmiş biri olarak ihmal edilen benliğini kabullenmeye çalışıyordu içerideki. Yaşlılık, sadece yol aynasından yansıyan buğuyken büyük mücadele ve zorlukların ardından olağanüstü bir çabayla görülmemeyi öğrenmişti yorgunluklar. Taranmamış saçları; bir hallacın elinde dağılmış, yönsüz, savruk, kabarık pamuklar gibiydi. Uzun yol haritasına benziyordu yüzü. Her çizgisi bir iniş her çizgisi bir yokuş…Göz kenarlarındaki derin kıvrımlar zaman zaman kurumuş zaman zaman taşmış nehir yatağı izlenimi veriyordu. Dudak köşelerinde tükenen tebessüm, yerini büyük bir hüzne bırakmıştı. Boğazındaki tıkanmışlık hissiyle güç nefes alıyordu. İkinci hatta üçüncü plana atılmış öz, başkalarına adanmış vakitlerden çıkıp nihayet kendisine gelmişti.
Tuhaf bir sitemle kımıldandı içerideki ses: ”Neden bu kadar geciktin?’’ Kelimenin ağırlığını kaldıramayan gözleri, takatsiz bir mahcubiyetle güneşin silik aydınlığına çevrildi eşiktekinin. Kaybolmuştu. Aynı yere nasıl dahil ve aynı yerden nasıl hariç olunurdu? Sorumluluklar arasında hayatı taşıyan içi dolu bulutlar rüzgârın etkisiyle sürekli yer değiştirirken içeridekinin bakışları da gökyüzüne sabitlenmişti. Hava kararmaya başlamış, bir anlık ışık hüzmesiyle çakan şimşeğin yerini sağır edici patlamalarla gök gürültüsü almıştı.
Kendinden dışarıda ve kendine geç kalmanın suçluluğuyla savunmasını yaparken elleriyle kulaklarını tıkadı eşikteki: ben hep yanındaydım, duyduklarımı duyduğunda, sustuklarımı sustuğunda, korktuklarımı koktuğunda…
Bulutlar içini çözmüş yağmuru hızla salmaya başlamıştı. Serbest kalan damlalar nereye düşeceğini bilmeden özgürlüğün tadını çıkarıyordu. Eşikteki ise kendisine ait olmayan hayatların içinde sürüklenip dağılmaya mahkûm etmiş kendini, kendine getirmeye çalışıyordu.
Sorusunu yineledi içerideki. “Neden bu kadar geciktin?” Tıpkı bir tel gibi gergindi dili. Çok beklemişti. Kızgındı, küskündü. Affedemiyordu geleni. Gök; ardı ardına gürlüyor, yağmur çıldırmış gibiydi. Şiddetle esen rüzgâr, kırmızı sarmaşığın dallarını savururken, bahçe duvarı hepten yıkılmamak için direniyordu.
Sözcükler aradığı gücü bulamazlardı bazen. Göz göze geldiler. Yakası buruşmuş, omuzları kıvrık, alelacele çıkarılıp bir köşeye atılmış giysi gibiydi şimdi kendisinden kalan sessizliği. Hem yılların bellek perdesinden arka arkaya yansıyan sahnelerin bir çift gözü buğulandırıp sözcüklere dönüştürmesi kaç saniye sürerdi? Kaç saniye sürerdi anlatması, kimseye belli etmeden yutkunup bilinçaltına yüklediği çocukluk ve gençliği arasına sıkıştırılmış yetimliğini?
Kollarını çaprazlamasına göğsünde kavuşturmuş tir tir titreyerek sendeliyordu eşikteki. Islak saçlarını eliyle arkaya atarak ”üşüdüğünde üşüyorum,” dedi içerideki. ”Ait olduğun yere gel! Sonra, şu bahçe duvarını onaralım.”
Ebru Asya
