in

Mitolojide Uygarlaşma Süreci

Okuma Süresi: 12 dk

Bir şeyler var insandan Hades ülkesinde bile,
İçinde can yoksa bile, bir ruh var, bir gölge
İlyada-Homeros

 

Akıllı bir varlık olan insan için gelişim artık kaçınılmazdır. Ama mitolojide insanın gelişimi için gerekli olan kaynaklar tanrıların tekelindedir. O zaman insana düşen görev, bu kaynakları ne pahasına olursa olsun tanrılardan elde etmek ve uygarlaşma sürecini başlatmaktır. Bu sürecin en önemli mitolojik temsilcisi olan Prometheus’un ateşi tanrıdan çalarak insanlığa armağan etmesiyle birlikte, tanrılar ile insan arasında hiç bitmeyecek bir savaş da başlamış olur.

Ateş, Tekhne ve Acı

Prometheus’un ateşi çalıp insanlığa hediye etme girişimi her şeyden önce insanın tanrılara rağmen kendi başına karar verme ve verdiği kararı uygulama isteğini gösterdiği gibi, onun doğasındaki teknik bilgiye (mitolojik dönemdeki anlamı: bilim) olan yatkınlığının bir delilidir. Prometheus tanrılardan ateşi kendisinin icat ettiği bir aletle çalmıştır. Çok yavaş yanan bir bitki olmasından dolayı, bu iş için çok uygun olan rezene sapıyla birlikte gizlice ve kurnazca gökyüzüne sokulmuş, ateşi çalıp bu sapın içine koymuş ve yeryüzüne inmiştir. Bu ateş tanrısal bir sırdır ve Prometheus hayatı pahasına ölümlü insanoğluna bu tanrısal sırrı armağan etmiştir. Çünkü ateşe kavuşan insanoğlu bundan böyle aklının yanında zekâsını da kullanmayı öğrenecek bütün sanatların erbabı olup dur durak dinlemeden gelişmeye başlayacaktır.

Ateş insanlığa teknolojik gelişiminin kapılarını ardına kadar açmıştır açmasına, ama onu getiren ustasını da müthiş bir işkenceye ve onmaz acılara maruz bırakmıştır. Çünkü Prometheus tanrısal sırrı öğrenmeye ve öğretmeye kalkmıştır ve doğanın işine burnunu sokup haddini aşmıştır. Gerçi teknik bilgi sahibi bir adam, tanrıyı kandıran adamsa ve bu yüzden işkence çekmesi gerekiyorsa çekecektir; zaten insan gelişim uğruna bunu baştan kabullenmiştir.

Prometheus’u kavramak demek, elinize aldığınız her aletin özünde, insan aklının ve ruhunun somutlaşmış bir gösterisine tanık olmak demektir, çünkü insanoğlu Prometheus sayesinde aklını madde ile buluşturmuş, bununla da yetinmeyip işin içine sanatsal duyuşunu da katmıştır; başka türlü söylersek, insan aklıyla herhangi bir maddeyi kendi işine nasıl yaratacağını düşünürken git gide gelişmiş ve ruhunu da bu maddeye işlemeye başlamıştır.Bu gelişim sonucunda insanoğlu artık şekilsiz maddeyi sadece yoğurarak yeni bir şekil vermek yerine, daha ayrıntılı aletler üretmeye başlamıştır; sadece barınacağı bir ev yapmaktan öte, evinin yüzünü güneşe nasıl döndürüp kuracağını öğrenmiştir; denizleri küreğiyle yara yara nasıl fethedeceğini, sakinleştirici otları birbirine karıştırıp hastalıkları nasıl iyi edeceğini öğrenmiştir ve değerli metalleri toprağın altından nasıl çıkaracağını. Böylece, tahtalar kesilmeye, oyulmaya, taşlar yontulmaya, deriler kesip biçilmeye başlanmış, teker teker gemiler, at arabaları, yataklar, kemerler, ayakkabılar imal edilmiştir; aynı şekilde, değirmenler, çanak çömlekler, kılıçlar, kalkanlar, kargılar, dokuma tezgâhları, çıkrıklar, çapalar, körükler, sabanlar, evler, yollar, köprüler, tüneller, atlı arabalar, tapınaklar, heykeller, süslemeler, ticari malzemeler, müzik aletleri, tıp aletleri de.

İşte zaten hızla bu tür bir gelişim kaydedeceği için tanrılar insanoğluna ateşi baştan vermek istememiş, o da çalmak zorunda kalmıştır. Tanrılar bu teknikleri insana öğretmek istememiştir, çünkü insana en başından beri güvenmemektedir. Neden? Tanrıların bildiği teknik yöntemlerin insanın da bilmesi demek, onların tahtının tehlikeye girmesi demektir de ondan. Tanrılar insanın aklının kışkırtıcılığını ve ölümlü bir varlık olduğu halde hiç ölmeyecekmiş gibi doğaya hâkim olma güdüsünü çok iyi bilir. İşte insanı asıl trajik yapan da bu özelliği değil midir? Sonucunda ceza çekeceğini bilse bile doğayı kendi hâkimiyeti almak için elinden geleni ardına koymaması, onun trajedisi değil de nedir? Ama insanoğlu buna yazgılıdır, çünkü trajik akıl, akıllı varlık olmanın sonucudur. Yine de bu yazgının artı değeri ilerlemedir ve trajik anlamda acı çekmeden ilerleme olmaz.

Bu anlamda ilk teknik acıyı çeken adamdır Prometheus, çünkü insanlığı ilerletmek adına doğadaki kurulu düzeni bozmuştur. Bu yüzden tanrıların buyruğuyla kollarından ve bacaklarından zincire vurulur ve Kafkas dağlarının fırtınalarla dövülen sarp ve ıssız kayasına çivilenir; sonsuz göklerin altında kavurucu bir yalnızlık ve gece biten ciğerini sabah tekrardan yiyen bir kartalla baş başa bırakılır. Çünkü Prometheus yarı insan yarı tanrıdır vebunun anlamı hiçbir zaman ölmeyeceğidir. Bu yüzden Prometheus o dağda zincirli olduğu müddetçe ciğeri kartal tarafından hep yenecek, sınırı aşmasının cezasını sonsuza değin çekecektir.

Prometheus cezasına boyun eğer ve acılar için kıvranır, ama o arada ruhunda başka bir duygu daha keşfeder. Bu duygu ona şöyle demektedir: “Ne olursa olsun, yapılan şeyin doğru olduğuna inanıyorsan, sonucuna da katlanacaksın.” Bu duygu kibirdir (hybris) ve kibir ona başa gelene dayanma gücü vermektedir. Prometheus’un bütün sanatların anahtarı olan ateş tohumunu insanlığa götürmesi kibir vesilesidir, bu yüzden o da kibrin çilesine katlanmalıdır. O yaptığının doğru olduğuna inanmaktadır, çünkü doğaya karşı savaş açan insanın eline biricik silahını, yani “tekhne’yi (teknik bilgi)” vermiştir, ve “tekhne” doğanın yarattıklarına karşılık insanın yarattığı her şeydir. Prometheus Kafkas dağlarında acı içinde inlerken, yine de tüm kibriyle insanlığa yaptığı hizmeti şöyle hatırlatır:

“İnsanların gözleri vardı, ama görmüyorlardı; kulakları vardı, ama işitmiyorlardı. Evlerini tuğlayla örerek nasıl inşa edeceklerini, yüzünü güneşe nasıl döndüreceklerini bilmiyorlardı. Güneşin girmediği mağaralarda yaşıyorlardı, toprağın altında yaşayan karıncalar gibi; ben onlara yıldızların nasıl doğduğunu ve battığını öğretmeseydim hesap kitaptan haberleri olmayacaktı; onlara en büyük taktiği, yani sayıları öğrettim, hafızanın anası olan yazıyı öğrettim; vahşi hayvanları onlar için boyunduruğa vurdum; atları arabalara koştum ve insanlara onları nasıl gemleyeceklerini ben öğrettim; ben olmasam hiç kimsenin insanlığa gemi falan vereceği yoktu, şu denizleri yara yara giden yelkenli tekneleri de. Belki de onlara en büyük hizmetim şu oldu: Hasta olduklarında, çaresiz kalıyorlardı, ne merhemleri vardı vücutlarına sürecekleri, ne de içecek şurupları, yani anlayacağınız hekimlikten yoksundu hepsi, ölüp gidiyordu, ta ki ben onlara çeşitli hastalıklara karşı kendilerini savunacakları ilaçları öğretene kadar. Yani işin aslı şu: İnsanın elinde şu an ne kadar zanaat varsa, hepsini benden, Prometheus’dan edindiler.”

Yunanca “tekhne” kelimesinde sahiden de bir hile vardır; çünkü insanın rahat yaşaması için doğanın kandırılması, öfkesinin yatıştırılması gerekir. Bu kelimenin sözlük anlamlarından ilki, “zanaatkârlık, sanatçılık; yetenek, beceri, el hüneri,” olmasına rağmen, ikinci anlamı, “hile, hilekârlık, kurnazlık, dalaveredir.” Başka deyişle, bu kelime hem olumlu, hem de olumsuz anlamlar içermektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere, teknoloji (tekhnologia) doğayı kandırıp insanı rahat ettirmektir. Hile yaparak doğayı kandıran insan aklı, “hybris (kibir)” ile dolar. Başka deyişle hile yapan insan bir “hybris” varlığıdır ve “hybris” varlığı olunmadan “tekhne’yi” sonsuzca kullanmak olanaklı değildir. Ama Olymposlular katında hiç sevilmeyen bir insan özelliğidir “hybris”; çünkü bu kelime aynı zamanda “kendini bilmezlik, haddini aşma, haddini bilmezlik” anlamına da gelir. Kısaca, “hybris,” tanrıların işine karışmadır. Ama Yunan mitolojisi kibirli varlıkların hikâyeleriyle doludur:

Örneğin dokuma sanatındaki ustalığıyla böbürlenen Arakhne, savaş tanrıçası ve bütün dokuma tekniklerinin öğretici tanrıçası Athena’ya kafa tutar ve bir gün onu bu konuda yarışa davet eder. Athena yaşlı bir kadın kılığına girerek onu bu kibirli tavrından uzaklaştırmaya çalışır, yani tanrıça bir anlamda baştan onu uyarır. Ama Arakhne diretir, bunun üzerine Athena yeniden tanrı kılığına girer ve aralarındaki yarış böyle başlar. Athena, deniz tanrısı Poseidon’un savaş sahnelerini dokur gergefine, Arakhne ise Zeus’un romantik aşk hikâyelerini betimleyen bir sahne dokur. Kısaca hile yapar, yani dokumasında Athena’dan daha yüce bir varlığın, tanrıların tanrısının aşk hikâyelerini sahneler. Athena bir tanrıça olmasına rağmen onun aklının yarattığı bu hileyi düşünemez bile. Athena yenildiğini anlayınca deliye döner ve Arakhne’nin haddini bilmezliğini, tanrılarla boy ölçüşecek kadar özel olan yeteneğini öyle cezalandırır ki, kızcağızı bir örümceğe dönüştürüverir. Arakhne hile yaparak tanrıçayı yenmiştir ve ağ ören bir varlığa dönüşmüştür.

Doğayı kitap gibi okuyan at adam Kheiron, doğadan öğrendiklerini insana aktarır. Örneğin, tıp tanrısı Aisklepios’a hekimlik sanatını öğretir. Ama Aisklepios Kheiron’dan öğrendiği hekimlik sanatının bütün sırlarına vakıf olmakla kalmaz, daha da ileriye gider ve ölüleri bile diriltmeye kalkar. O zaman yüce tanrı Zeus devreye girer ve Aisklepios’un üstüne yıldırımlarını boca eder. Böylece, Aisklepios’un kibri ve doğayı ele geçirme hırsına dönüşünce, yine doğa tarafından engellenmiş olur.

“Hybris” tanrılar katında bile çatışmalara yol açar. Örneğin, Asklepios’u koruyan tanrı Apollon, Zeus’a kızar ve insanlardan yana çıkarak Zeus’un yıldırımlarını hazırlayan Kyklopsları öldürür. Bir anlamda tekniğin ilerlemesi için tanrı tanrıya kafa tutar ve Asklepios’u diriltir.

“Tekhne” her ne kadar insanın “hybris’ini” körüklese de yine de ondaki çocukça saflığı bozamaz. Çünkü gelişim için insanın doğasındaki bu saflıkla beslenmek zorundadır. Yunan insanı hep çocuk kalmayı başaran bir toplumda büyümüştür ve bu anlamdaki bir çocukluk onun merak duygusunu ateşleyen bir unsur olmuştur. Bir Mısırlı rahip Solon’a “Siz Yunanlılar hep çocuksunuz, aranızda yaşlı kimse yok” demiştir. Bu hem onların hala deneyimsiz, hala yeni bir kültür olduğunu dile getiren bir ifadeydi, hem de hep yaratıcı hep sorgulayıcı, hep genç, hep dinamik, araştırıcı, öğrenmeye aç, çatışan ve savaşan bir doğaları olduğunu ima eden bir vurguydu. Çünkü Yunan insanı aklını kullanan her insan gibi yerinde duramıyordu, huzursuz ve haşarıydı. Bu duygu durumları kültürlerini atıllıktan, durgunluktan kurtarıyordu, bunun yanı sıra bir “agon da (çatışkı)” yaratmıyor değildi, ama sonuçta “agon” aklını kullanan bir toplumun en önemli özelliklerinden biriydi.

Apollon ile Dionysos

O halde, “tekhne’yi” kullanmasını bilen adam icat etmek için çocuk ruhlu olmak zorundadır. Bunun yanında “dokuz Musa (dokuz tane Esin perisi)” ile de donatılmış olmalıdır; buna göre, şiirle, tarihle, pantomimle, flütle, dansla, tragedyayla, komediyle, gökbilimiyle esinlenmiş olmalıdır. Bunun anlamı, tekhne sahibi bir adamın hem teknik bilginin hem de sanatın üstadı olması gerektiğidir. Çünkü Musalarla donanımlı insan, “araştıran, anlam arayan, yaşamı ve düzeni sorgulayan, kavramaya çalışan adamdır.” “Mousa” kelimesi, “men” kökünden gelir. Maino fiilinden türeyen “men” “öğrenmek, araştırmak, algılamak, kavramak, alışkanlık kazanmaktır.” Bunun yanında, “uyarmak,kızmak, koparıp almak, ruhunda heyecan hissetmek, çılgınca araştırmak, çabalamak anlamları” da içerir. Latincedeki “mens, mentis (zihin)” kelimesi de Yunancadaki “men” köküyle bağlantılı olarak “akıl, ruh, düşünme yetisi” anlamlarına da gelir ve capcanlı, kıpır kıpır, hareketli bir kelimedir. Bu haliyle adeta yaratıcı insanın yerinde duramamasını simgeler.

“Musalardaki” bu çılgın ruh, Yunan dünyasında tekniğin en önemli tanrılarından biri olan “Apollon” ile dizginleşir ve sınırlanır. Apollon frenleyici bir güçtür ve öyle olması gerekir. Bu anlamda “akıl” görevini üstlenir, “Musalar” ise ruhun heyecanlı kısmını, yani duyguları simgeler; bu ikisinin bir araya gelmesiyle birlikte de üretim başlar.

Yunan mitolojisinde Musalar şarap tanrısı Dionysos’u, besleyip büyütendir. Dionysosla bağlantılı olmaları onların doğurduğu sanatın çılgınca bir ruhla, heyecanla ortaya çıktığının delilidir. Apollon ve Dionysos teknik ve sanatın yaratılmasında en önemli iki kavramdır. Bu ikisinin özellikleriyle dolu olmayan bir insan, yaratıcı bir adam olamaz. Apollon insanın akıl yanı, Dionysos, ufkun ötesini görebilen, heyecanlarla örülü, heyecan ve yaratıcılığını körükleyen duygu yanıdır.

Dionysos, Zeus’un oğludur. “Acı çeken, ölen ve sonra dirilen” bir tanrı modelidir. Çünkü Yunan söylence dünyasında, vahşi güçler olarak gösterilen Titanlar tarafından gençliğinde öldürülmüş, parçalanarak yenilmiştir. Ancak Athena onun kalbini kurtarmayı başarmış, babası Zeus da Dionysos’u yeniden doğurtmak için bu kalbi yutmuştur. Sonra da Titanları yıldırımıyla küle döndürüp bu külden insanı yaratmıştır. Bu anlatıda bizim için önemli iki unsur vardır: Birincisi, Titanların külünden doğan insan doğasında titancı vahşi ve şeytansı özellikler ile Titanların parçalarını yediği Dionysos’un tanrısal özellikleri iç içe geçmiştir. Öyleyse bir insan doğasındaki bu şeytansı özelliklerinden arınma yoluyla kurtulmak zorundadır. Bu da ancak, tanrının gizemlerine erip onun gizem dininin gerektirdiklerini yerine getirmekle mümkün olur. İkinci unsur ise, Dionysos acı çeken, ölen ve dirilen bir tanrı olduğuna göre, Dionysosçu dinin taraftarları bu tanrının kaderine ortak olacaklarına inanır. Bu nedenle, tanrı adına düzenlenen ayinlerde şaraplar içip müzikle kendinden geçen, çılgınca dans eden taraftarlar hezeyana kapılıp esrime haline geçince vahşi çığlıklar atarak tanrının acısına ortak olduklarını duyumsar. İnsanlar bu durumdayken, kutsal saydıkları hayvanları parçalar, onların kanlarını şarapla karıştırarak etlerini çiğ çiğ yerler.

Böylece, Dionysos’un özünü ruhlarında hisseder ve yeniden dirileceklerine inanırlar. Bir anlamda, tanrısallığı ya da ölümsüzlüğü bu şekilde tadarlar.

Yaratıcılık, “mainomai (tanrılaşmak),” fiilinden türeyen “Mainaslarla (Dionysos’un hizmetindeki varlıklar)” mümkündür. Bunlar tanrıya tutkun bir halde, hep beraber aşka gelip dünyayı dolanırken, yaratıcılık adeta onların içindeki tanrısal solukla dışa vurulur. Dionysos’un kendisi işte bu soluğun kaynağıdır. Bu durum Dionysos’u “şiirin en insancası sayılan” trajediye esin kaynağı olmasına neden olur, bu durum tanrının soluğunun tek bir tanrısal güç olarak değil, kolektif bir güç olarak hissedilmesinden kaynaklanır. Çünkü bu anlamda Dionysos tüm bir insanlık halidir; yani insanlığın sürekli devinim halidir. Yaşamın dalgalanmaları onun kişilik değiştirmelerinde ortaya çıkar. Bu dalgalanmaların insanlık dünyasında açtığı yaralar, yarattığı korkunç dramlar, facialar ve afetler tragedya denen o şaşırtıcı, tüyler ürpertici yaşam aynasında görünür kılınır. Dolayısıyla kişinin bilinçaltına ulaşabilmesi bu tanrının işlevlerinin kavranılmasıyla mümkün olur. Tanrı Dionysos’un ve mahiyetinin coşkusu, insanın doğayla bütünleşmesine ve cenneti bu dünyada yaşamasına neden olur. İnsanın “Apollon yönü (aklı)” ise işte tam da burada devreye girer. Çünkü Apollon insandaki ölçü ve dengeyi temsil eden bir güdüdür; insanın ruhunu mutlu edecek yolları ona gösterir. Apollon ve Dionysos ile simgelenen bu iki karşıt yön aslında Yunan tasarımındaki insan ideali olan “harmonia’nın,” yani “karşıt kutupların dengeliliğinin,” başka deyişle, “uyumlu birlikteliğinin” daha derin bir anlatımıdır.

Kısaca, tekhne sahibi bir adam bu zıtlıkları içinde barındıran kişidir. O ruhunun hem Apolloncu (akıl) yanını, hem de Dionysoscu (duygu) yanını kullanmalı ve bu zıtlıktan yaratıcılığa ermelidir. Çünkü, yukarıda da söz ettiğimiz gibi, tekniğin anlamındaki zıtlık, yaratıcılığı körükleyen çatışmanın doğması için gereklidir. Çatışma olmadan herhangi bir ürün ortaya çıkmaz. Hiç şüphesiz bu çatışkı denetimsiz kaldığında, tehlikelidir ve kötülüğe yol açar. Denetlendiğinde ise uysal, eğilip bükülür bir hal alır. Teknik becerinin icatlara yol açması, dolayısıyla bir rekabet, bir yarış doğurması, insanlar arasına nifak tohumlarının da yerleşmesi demektir. İcat eden hünerli insan, hem insanlarla hem de tanrılarla sorun yaşar.

Daidalos’un Kanatları

Yunan mitolojisinin en ünlü teknik adamlarından Daidalos usta, eli her sanata yatkın, hünerli bir Atinalıdır. Baltayı, tesviye aletini, matkabı bulmuştur, yelkenliyi de onun bulduğu söylenir. Capcanlı heykeller yaratmakta da ondan iyisi yoktur. Bu becerikli usta, adı “acı çeken” anlamına gelen yeğeni Talos ile birlikte çalışır; çünkü icat eden adam sancı çeken ve acı çeken insandır. Talos da ustası gibi yaratıcıdır. Ölü yılanın dişlerinden testereyi icat etmiştir; pergeli ve çömleği de. Ama Daidalos yanında çalışan Talos’un kendisinden habersiz bir icada imza attığını görünce, onu kıskanır ve tutup Akropolisten aşağı atar.

Daidalos daha sonra Girit’e gider ve kral Minos’un sarayında iş bulur. Bu simgesel anlatım, Yunanda “tekhne” kavramı artık çok daha farklı anlamlar kazanmaya başladığının ve karşımıza hem “kurtuluş”, hem “ölüm”, hem “çözüm”, hem “iyi”, hem “kötü” sonuçlarıyla bütünsel bir döngü olarak çıkacağının habercisidir. Şöyle ki: Daidalos’un Minos’un sarayında yaşamaya başladığı dönemde, Minos’un kızı Pasiphae bir boğaya âşık olur. Boğayla ilişkiye girmek ister ve Daidalos’tan yardım ister. Daidalos onu bir ineğe dönüştürürse bu ilişkinin gerçekleşeceğini anlar ve tahtadan bir inek maketi yaparak kızı bunun içine sokar. Pasiphae inek kılığında boğayla birlikte olur ve bu birliktelikten “Minatauros” adında yarı insan yarı boğa bedenli tuhaf bir yaratık hasıl olur. Daidalos kral Minos’un kızının yaşadığı bu yasak ilişkiyi duyunca, bu tuhaf yaratığı öldüreceğini anladığından, yine tekniğini kullanarak bir “labyrinthos” icat eder; yani karmakarışık yollarıyla içinden çıkılması çok zor olan bir dehliz yaratır ve Minotaurus’u içine yerleştirir. Böylece onu gözlerden uzak tutmuş olur. Bu yaratım, tekniğin icat ettiği “anlaşılması ve içinden çıkılması en güç mekândır.”

Ama sonunda her şeyin farkına varan kral Minos, Daidalos’u cezalandırır ve onun teknik dehasını kendi icat ettiği bu labirentin içine hapseder. Daedalos’un oğlu Ikaros da buraya kapatılır ve babasıyla aynı kaderi yaşar. Ama “teknik,” gelişimi durdurmamaya programlanmış bir süreçtir. Daidalos kapatıldığı, yani baskı altına alındığı kendi yaratımı olan bu karmaşık mekândan yine kendi becerisiyle kurtulur; çünkü içinden çıkılmaz bir mekân icat eden “tekhne” ondan kurtulma becerisini yine kendinde içerir. Cesaret ve hayal gücü “tekhne’nin” en güç zamanlarında bile yardımına koşan iki kavramdır. Labirentten en iyi kurtuluş da uçmadır. Bunu bilen Daidalos kuş tüylerini küçükten büyüğe doğru sıralar ve birer kanat haline getirir; büyük tüyleri birbirine iplerle bağlarken, küçükleri de balmumuyla tutturur. Yarattığı bu kanatları hem kendisine hem de oğlu Ikaros’a takarak Girit’ten havalanır. Yunanda tekhne sahibi adam, içgüdülerinin yani sezgisinin sesini dinleyen ve baş başa kaldığı kritik anlarda bilgi birikimini hemen devreye sokarak, hiç düşünmüyormuşcasına çarçabuk yapılması gereken şeye karar veren adamdır. O an kişinin kendi bilgisiyle tamamen baş başa kaldığı bireysel bir andır ve o anın sorumluluğu tümüyle bireyin kendisine aittir. Bu an aynı zamanda içgüdülerin ya da sezgi gücünün de devreye girdiği andır ki, yüzyıllar sonra Naziensuslu Gregorius sezgi gücüne “tekhne tekhnon (sanatların sanatı)” diyecektir.

Ancak “tekhne sahibi bir adam” istese de istemese de haddini aşmaya meyillidir ve Daidalos’un kanat yaparak uçma ve uçarak özgürleşme fikri de ne olursa olsun doğa karşısında haddini aşmadır. Bu yüzden Daidalos tam kurtulduklarını sanırken, yolculukları sırasında oğlu Ikaros uçuş hızını denetleyemeyip güneşe doğru yükselince, yani sınırı iyice aşınca kanatlardaki balmumu güneş ışınlarıyla eriyiverir ve Ikaros denize düşüp boğulur.

Hephaistos ve Harmonia

Daidalos’un yanı sıra, yanardağların, yanardağ patlamalarının, madeni ateşle işlemenin, madenciliğin, işlenmiş demirin, sanayinin ve savaş aletlerinin yapımının tanrısı Hephaistos da bizi tekniğin bir başka ücra köşesine götürür. Ateşi kullanarak görkemli silahlar, birbirinden muhteşem sanat eserleri, ziynet eşyaları yaratan Hephaistos çekiç, örs, kerpeten, çift yanlı baltanın da mucididir; Zeus’un kıskanç, huzursuz, hırçın ve inatçı karısı Hera’nın babasız yarattığı bir tanrıdır. Görünüşü çirkin ve ayağı topal bir tanrıdır; dik ve güçlü bir boynu, kıllarla kaplı bir göğsü vardır. Seke seke yürür ve en güzel tanrıçalara âşık olur. Aşk tanrıçası Venus’a bile aşık olmaya cesaret eder, ama hep aldatılır. Zeus’a, yani baş tanrıya bir başkaldırı olarak doğan bu tanrı, tanrıların ve insanların kendisine güldüğü, ama başları sıkışınca yardımına başvurduğu bir tanrıdır. Yani bu tanrıdan hem tiksinilir, hem de onsuz olunamaz.

Bu tanrının en büyük eserlerinden biri belki de Zeus’un buyruğuna uyarak Pandorayı, tutkunun somutlaşmış halini, yani kadını yaratması olmuştur: Yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi, Prometheus’u ateşi çaldığı için cezalandırmak isteyen Zeus ilkin Hephaistos’u yanına çağırmış, ona çamurdan bir insan yaratmasını ve içine insan sesi koymasını emretmiştir. Aşk tanrıçasını çağırmış ve bu yaratılanın içine aşkın bütün çekiciliğini koymasını buyurmuştur. Athena’yı çağırmış, ondan bildiği bütün hünerleri ve özellikle el işlerini öğretmesini istemiştir bu kadına. En son olarak da Hermias’ı çağırmış ve onun içine köpek yüreği koymasını ve bir tilkinin kurnazlığıyla    donatmasını buyurmuştur.Böylece, dünyadaki tüm kötülüğün Hephaistos’un ustalığıyla çamurdan yarattığı bu varlıktan doğmasına yardımcı etmiştir; yani bir anlamda teknik kötülük için kullanılmıştır.

Her şeye rağmen, Hephaistos, başka deyişle, Pandora’yı yaratan hüner (ya da teknik) insanlığın yardımına da koşmakta hiç gecikmemiş, değişik amaçlara hizmet eden icatlarıyla yeri geldiğinde kavgalara, çatışmalara neden olduğu gibi, yeri geldiğinde de çıkan bu kargaşayı yine kendisi önlemiştir; çünkü o aynı zamanda hünerinin hâkimiyetindeki ateşin parıltısı ve yaydığı ışığın birer simgesi olan güzel sanatların da tanrısıdır. Evlenecek kızların başını süsleyen ve bütün görkemiyle parıldayan taçlar yapmış ve el hüneriyle kabalığı incelikle, zulmü iyilikle dengelemiştir. Böylece Hephaistos örneği mitolojide “tekhne’nin” kavga eden, dalaşan, dehşet saçan, ama sonunda harmonia’yı (uyum, ara bulma, bağdaştırma, yardım) sağlayan özelliğini kanıtlayıcı bir simge olmuştur.

 

Sevgilerle ..

  • Yazının arka fonu/ Philip Glass -Opening (1982)

Rapor et

Ne düşünüyorsun

Kırmızı Yazar

Yazar Cansu Aydın

Eski hukuk öğrencisi.
Şimdilerde ODTÜ / Phil

Yıllık üye

Bir cevap yazın