Okumayı yaşıtlarıma göre erken öğrendim. Bizim dönemimizde yedi yaşında okula başlandığını düşünürsek beş-altı yaşlarıma tekabül ediyor. Kendi kendime öğrenmişim evde; yaza çize. Öyle olunca apar topar okul kaydına götürülmüşüm erkenden yazılsın, bir adım önde olsun düşüncesiyle herhâlde. Müdür uzattığı gazeteyi okuyabilmeme müthiş şaşırmış ama yaşımın küçük olduğunu, seneye gelirsem beni okula kabul edebileceğini söylemiş.
Okumayı öğrenmemin bir milat olduğunu düşünmemiştim tabi o zamanlar. Beni bir okuma aşkıdır almış bu milattan sonra. Hunharca okudum; babamın ‘yeter artık gözlerin bozulacak’, komşu ablamızın ‘bir köyde bir çocuk varmış çok kitap okumuş, sonra da ağacın tepesinde bile kitap okuyan bir deli olmuş’ demesine aldırmadan okudum. Oldum olası istatik tutmak gibi bir huy vardır bende. İyi mi kötü mü bilmem. Küçükken de okuduğum kitapların çetelesini tutardım. Kâğıtlara okuduğum kitapların isimlerini numaralandırarak yazardım. Ablam da her seferinde bu kâğıtlara el koyar ‘boş boş işlerle uğraşıyorsun’ derdi. Huylu huyundan vazgeçer mi? Şimdilerde sanal çözümünü buldum. 1000kitap diye bir siteye kaydediyorum okuduklarımı. Neyse ki ablam onlara el koyamıyor.
Lisede yoğun geçen ders dönemiyle unuttum okumayı. Üniversitenin ilk yılında işte o siteyle tanışınca kaybettiğim bir şeyi bulmuş gibi oldum ve okuma alışkanlığımı geri kazandım. Özendiren yorumlar, alıntılar, kitap okuyup paylaşım yapma hevesi beni tekrar okumaya itti. Velhasıl kelam hâlâ çok severek okuyorum.
Okumayı kendi zevkim için yapıyor ama faydasına da çokça inanıyorum. Saymakla bitmez ama ben en çok Ali Şeriati’nin bir sözünü referans alıyorum: “Okuyun diyor okuyun. Mürekkebin olmadığı yerde kan akıyor.” Ne alaka diyeceksiniz. Demeyin. Şöyle anlatayım: Bir kitabı okudukça kelime hazneniz artar, farklı dünyalara açıldığınız, birçok insanı tanıdığınız için anlama gücünüz artar, olaylar karşısında göstereceğiniz davranışın sonucunu önceden tahmin eder ya da zaten baştan uzlaşmacı tavır sergilersiniz. Karşınızdakini anlayabildiğiniz ve kendinizi de anlatabildiğiniz için anlaşmazlıklar çıkmaz, kavgalar olmaz ve kan da dökülmez.
Ne diyorduk? Nasıl yazmaya başladım? Bilmiyorum her okuyanın içinden yazma isteği taşar mı ama ben sanki okudukça dökülmek istedim. Kelimelerle aram hep iyi olmuştur. Cümleleri süsleyerek kurmayı, betimlemeyi hep sevmişimdir. İlk yazma deneyimim de küçükken babamın ajandasına kalabalık ailemizin bireylerini teker teker tasvir eden yazıyı yazmamdı. Kardeşim ajandanın bu sayfasına denk gelmiş ve yazıyı yüksek sesle okumuştu. (O yaşlarda aile kalabalık olunca özel yaşam diye bir şey de olmuyor. Olsa olsa dalga malzemesi oluyor ondan.) Okumuş beğenmişlerdi beğenmesine de garipsemişlerdi daha çok. Bizde herkes sayısalcı. Bir kardeşim de resim çizer onun dışında sanata merakı olan yoktur. Ben de imalat hatası işte.
Resmi olarak ilk başarımı ise 6.sınıfta ilk Türkçe yazılısında elde etmiştim. Hâlâ var mı bilmem; sınavın son bölümünde otuz puanlık kompozisyon bölümü olurdu. Bir konu verilir, onun üzerine kompozisyon yazılması istenirdi. O sınavda da konu ‘kitap okumak’tı. Ben de aynı bu yazıda anlattığım gibi kitaplara olan sevdamı anlatmıştım. Sınav açıklandığında öğretmenimiz o bölümden tek tam puan alanın ben olduğunu ilan etmiş, kompozisyonumu sınıfa örnek göstermişti. Cesaretlenmiştim tabi ama yetenek denir mi bilmiyorum, bu yönümün üzerinde pek durmadım. Daha çok üşeniyorum sanırım. Aklıma bazen bir fikir geliyor, atıyorum notlarıma, geliştirir, ortaya bir yazı çıkarırım diye ama nerde? Mornota’yı keşfettikten sonra biraz daha düzene oturttum. Daha sık yazmaya çalışıyorum. Şimdilerdeyse hayalim; bu şekilde kısa kısa yazarken bir gün uzun bir hikâye için ilhamın gelmesi ve tanınmak.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment