LoadingSonra oku

Aslında çoğumuz hayatına agnostist şekilde devam eder, fakat inanması gerektiğini düşündüğü için belirli başlı soruları her seferinde arka plana atarak tüm ”acabaları” görmezden gelebilir. Bu soruları her arka plana atışımızda kuşku musluğundan inkar suyu damlar inanç çanağımıza. Bu sorular hemen hemen her zekadan insanın aklına gelebilecek kadar kolayken bu soruların cevapları herkes tarafından verebilecek düzeyde değildir. Bu soruların sorunlar getireceğini biliriz ve kafayı fazla takmamayı yeğleriz. Bu davranış esasında yanlış bir davranış da değildir. Çünkü her insanoğlunun bir inanç gereksinimi vardır, tıpkı yemek içmek gibi. İnanç aynı zamanda toplumun da bir gereksinimidir. Nitekim hiçbir toplum ilahi kurallar olmadan, insanların koymuş olduğu kurallara bu kadar bağlılık gösteremez. Toplumların kendinden üste bir gücü sahiplenme gereksinimi tüm bir insanlık tarihinde var olmuş bir olgudur. Bununla beraber dünya tarihinde yer alan tüm milletlerin inandığı bir din olmakla birlikte tarih de insanların ilahi bir güce inanma gereksinimini doğrular niteliktedir. Nihayetinde insanlar için bu dünyada verilenler yeterli olmamakla birlikte (insanlar hep daha fazlasına açtır) bazı seküler işlerin bir kurala bağlanması da dinle sağlanmıştır. Bu noktada akla şu soru gelebilir, acaba din insanların daha iyi yönetilmesi için yine insanlar tarafından oluşturulmuş bir kavram mı? Bunun cevabı bizce hayır. Çünkü bize göre, öncelikle din insanlar için Allah tarafından elçilere vahyedildi ve sonra insanların yönetilmesi gereksinimi doğdu. Yani din yönetim tarihinden de eskidir. Çünkü bir dinin diğer insanlar için başlangıç aşaması kolektif bir olayla değil bireysel bir olayla meydana geldiği gibi şu ana dek semavi dinleri duyuran elçilerin hiçbirinin yönetimle alakası olmayan, hepsinin kendi halinde, çoğunlukla fakir kişiler olduğu bilinmektedir.

Gözünü kapadığında yolu bulamayan bizler Allah’ı ararız ve bunu aklımızdaki soruları eleyerek yapmaya çalışırız. Peki bu sorular nelerdir? Mesela insanlar tarafından çokça sorulmuş bir soru olan ”Evrende her şeyin bir başlangıcı varsa Tanrı’nın da bir başlangıcı olması gerekmez mi?” sorusu ele alınabilir. Bu soru düz bir mantıkla sorulmuş ama sorgulayıcı aklı son derece harekete geçiren özünde basit ama basit olduğu kadar da sarsıcı bir sorudur. Bu sorunun cevabı ise şudur: ”Başlangıç ve bitiş zaman kavramındaki en uzak iki noktadır. Yani başlangıç ve bitiş zaman kümesinin elemanlarıdır. Peki zamanı kim yaratmıştır? Allah… Başlangıcı ve bitişi(son buluşu) kim yaratmıştır? Allah… Öyleyse Allah niye kendi yarattığının içine kendini koysun? Başlangıcı yaratanın başlangıcı olursa bir paradoks olur… Bir insanın vücudunun herhangi bir yerinde kıl büyümesi yerine yerdeki bir kılda zamanla insan büyümesi gibi bir durum oluşur.” Şimdi de bir başka soruyu ele alalım, sorumuz şu: ”Cennetteki tasvirler dünyayı andırıyor, cennet bu anlatılanlardan mı ibaret?”; cevabımız ise: ”Cennet betimlemeleri insan aklının alabileceği düzeyde yapılmıştır. Anne karnındaki bir çocuğa nasıl ki dünyadaki ağaçları, evleri, insanları anlatmak mümkün değilse bu durum da böyledir. Bazı şeyler sebeptir, daha iyi anlayabilmemiz için… Oysa kim aklında dünyada olmayan bir renk canlandırabilir ki? Alıştıklarımızla konuşuyoruz. Cennette sonsuza kadar sıkılabileceğini bile düşünen var, peki düşün bakalım sonsuza kadar yaşasaydın en sevdiğin insanın kaç yaşına kadar yaşamasını isterdin? Sonsuza kadar değil mi? Ondan sıkılmıyorsun, bana onla 200 sene yeter diyemiyorsun, peki seni ve en sevdiklerini yaratan Allah’ın bir bildiği olmaz mı hiç… O isterse her yer en sevilen dolar…” Şimdi yine bir başka soruyu ele alalım: ”Yaratıcı’nın gücü her şeye yetiyorsa neden kendinden daha üstün bir güç yaratmıyor?” Cevap ise: ”Matematikte konusu olan limit kavramını duymayanınız pek azdır. Limitte sonsuza ne eklersen ekle ulaşacağımız sonuç yine sonsuz olur. Yani Allah son noktadır. Bu duruma bir de şu açıdan bakalım: Allah kendinden daha üstün bir varlık yaratmış olsaydı kendisi ikinci duruma düşerdi. Birinciliğe göre ikincilik kötü bir sıfattır ve Allah Kur’an’da da geçtiği üzere bütün kötü sıfatlardan münezzehtir. Yani kendinden üstün bir gücü yaratması kudret değil eksiklik ifade eder. İnsanların mükemmel hafızaya sahip robotlar yapma isteği de kendilerinde olan eksiklikten kaynaklanır. Oysa Allah eksiksiz ve kusursuzdur. O yüceler yücesidir.” Çok daha basit bir soru soralım: ”Sizce göktaşı mı arkasından iz bırakır yoksa o iz mi önünde bir göktaşı oluşturur?” Soru basit, cevap da bir o kadar basit. Elbette göktaşı arkasında iz oluşturur. İzin bir göktaşı oluşturacak gücü yoktur. Özellikle de önünde bir göktaşı oluşturması mantığa ters bir durumdur. Hoş, göktaşı olmaması durumunda iz zaten olmayacaktır. Demem o ki, Allah mı insanı yarattı, yoksa insanlar mı kafalarında bir Allah yarattı sorusuyla paralellik gösteren bu soru derin düşünenler için bir delil barındırır. Biz Allah’ın iziyiz ve hiçbir iz kendini var edeni var edemez. Bu durum varolmadan karar vermek ve yaratmak anlamına gelir yani bir paradokstur. Şu ana kadar gelmiş geçmiş bütün ekinlerde kendinden üstün bir kudrete bağlanma ve onun emrine girme olayı da buna binaendir. Temelimizde (fıtratımızda) O’nun varlığına dair bir inanç hep mevcuttur, iman ise bu inancı kalbimize taşıyıp taşımamızla ilgili bir mevzudur.

Elinde bir tane 9’un varsa istediğin kadar 10’a sahip ol, 10’u göremezsin. Sonsuz tane 10 olsa da tek 9’a sahipseniz 9,9999999… Diye devam eder ama 10’u göremezsin. Peki hiç mi 9’umuz ya da daha düşük bir sayımız yok da bütün her şeyimiz 10 üzerinden 10’muş gibi 10 olanı, kusursuz olanı, Allah’ı görememekten dolayı Allah’ın varlığını sorgularız. 10’u göremediğin gibi 10 olan Allah’ı da göremezsin her şey bu kadar basit. Oysa gördüğümüz her şeyde, attığımız her adımda, alıp verdiğimiz her nefeste bir delil saklıdır. Mesela: Kirpiklerimiz toz getiren bir rüzgara karşı gözlerimizi korumada etkilidir, gözlerimiz dizlerimizde değildir. (Öyle olduğunu bir düşünsenize)… Bunun gibi yüz binlerce şey sayılabilinir. Ama bu sayılanlar içerisinde ”Burnumuz olmasaydı ne kadar tipsiz olurduk.” gibi çocukça bir tavır içerisine girmeyeceğiz. Çünkü biz biliyoruz ki burnumuz olmasaydı biz de o halimize alışık şekilde hayatımıza devam edecektik ve diğer bütün insanların da burnu olmadığı için bunu yadırgamayıp bilakis burnu olanı gördüğümüzde o kişiyi çirkin bulup ve hatta bu vasfını bir hastalık olarak nitelendirecektir. Yani aslında biz insanlar için neyin sınır olduğu ve neyin normal olduğu biz insanlar tarafından oluşturulmuş bir kavramlar bütünüdür. Oysa belki de dünyadaki tüm insanlar sakat veya kusurlu ama biz hala tam sağlıklı yani kusursuz insanı ya da insan modelini görmediğimizden kendimizi sağlam sanıyoruz. Bunun aksini ispat etmeye çalışabilecek kişi yalnızca dünyadaki sağlıklı bir insanı delil olarak gösterebilir ama belki de asıl manada sağlıklı insanı henüz görmedik çünkü o insan dünyaya gelmedi. Yani demem o ki kavramlara dünyadaki sınırlar içerisinde anlam yüklüyoruz. Oysa biz Allah’ın varlığına dair delilleri daha detaya inerek irdeliyoruz. Mesela insanların iki çift yaratılmasını ele alabiliriz. İnsanların kadın ve erkek olmak üzere iki ayrı cinsiyette yaratılması aslında Allah’ın varlığına dair büyük bir delil teşkil eder. Bir düşünün, insanlar sadece tek cinsiyete sahip olsaydı. (Bu durumda zaten cinsiyet olmayacatı.) Dünyaya çocuk getirmek kendi başımıza yapabileceğimiz bir şey olsaydı sizce insanların sosyal durumunu nasıl etkilerdi? Bunun cevabı çok basit, insanlık aleminde aile kavramı kalkacak ve toplumun ana damarları olan aile olmadığı için toplum ve toplumsallaşma ölüme mahkum olacaktı. Bunun yanı sıra kişilerin kendilerine olan sevgileri başka bir insana olan sevgilerinin önüne geçip her bir bireydeki bencilliği artıracak ve dolaylı olarak bu da insanlar arasındaki kaosu artıracaktır. Oysa ailenin var olması bir diğer insana saygı göstermeyi pekiştirip empati gücünü açığa çıkarabileceği gibi bencilliğimizi de büyük oranda ortadan kaldırabilir. Yani anladığınız üzere toplumun varlığının ve toplumdaki kargaşanın azalmasının yöntemi aileden geçer, aile ise cinsiyetlerin varlığıyla oluşur. Peki,insanlar iki değil de üç cinsiyet veya daha fazla cinsiyette olsaydı durum nasıl olurdu? İnsanlar iki cinsiyetten daha fazla bir ayrıma tabi olsaydı ve dünyaya yeni bir birey getirmek için ikiden fazla cinsiyetin bir araya gelmesi gerekseydi bu da beraberinde olumsuzluklar getirirdi. Nedeni ise insanların en büyük sevgiyi yine kendi gibi eşrefi mahlukat olan bir diğer insanda bulabilme özelliğidir. Gerçekten de bu dünyada en çok sevilmeyi de hak eden en nefret edilmeyi de hak eden yine insandır. İnsansız bir dünyada yalnız başına yaşamak demek o gitmek istediğiniz tatil kasabalarına gitseniz de zevk alamamak, en yemek istediğiniz şeylerden neredeyse sınırsızca yeseniz de tat alamamak demektir. Bu durumda teknoloji marketlerin, fuarların, sergilerin, sahil gezilerinin bir anlamı kalmayacaktır ve bununla beraber tadı da olmayacaktır. İnsanlar diğer insanlara sevgi yönünden bu kadar muhtaçken (İnsanların temel ihtiyaçları arasına ben sevme, sevilme, kendini ifade etme vb. ihtiyaçları da koyuyorum.) Allah aşkına beşeri sevgi yönünden bir köprü uzanabilir. (Yarlar yaratana yol olur.) Hayatta en çok sevebileceğin, aşkı onunla yaşayabileceğin tek kişinin olması(eşin) senin sevgini çok güçlü kılarken, aynı şekilde aşkı onlarla yaşayabileceğin birden çok kişinin olması sevginin paylaşılmasına ve azalmasına neden olur. Tek kişiye 100 oranında sevgi besliyorsak iki kişiye 100 oranından az bir sevgi besleyebiliriz. (99 gibi, ama 50 de değil.) Bu sayı arttıkça sevgimizin şiddeti de azalacaktır. Tıpkı ben milletimi severim deyip milletin herhangi bir ferdi için her şeyi göze alamayışımız gibi. Yani demem o ki Allah insanlara karşısındakini en çok sevebileceği sayıyı bahşetti, o da bir. Bir düşünün insanlar üç cinsiyetten oluşsaydı ve herhangi bir birbirinden ayrı üç cinsiyet bir araya gelip aralarında sevgili ilişkisi kursalardı ve bir süre sonra aralarından biri bu ilişkiden ayrılsaydı geri kalan iki kişi gidenin yokluğuna daha hemen bağışıklık gösterecek ve kolay yoldan unutacaktı. (iki kişi kendi aralarında birbirine destek verecekti.) Hatta ve hatta bu tür 3 kişilik ilişkilerde ilişkiden kovmak daha çok yaşanacak, ilişki içerisinde ikili ittifaklar kurulacak ve kıskançlıklar meydana gelecekti. (Mesela onunla dışarı çıktın ama neden beni çağırmadın olayı) Tüm bunlar gösteriyor ki insanların iki çift olması sevgileri ve bağlılığı güçlendirirken vazgeçmeyi zorlaştıracak bir yapıyı ortaya koymaktadır. Bu da şüphesiz ki Allah’ın varlığına apaçık bir delil niteliğindedir.

Aslında dinler ele alındığında ortaya çıkan temel nokta şudur: ”Tanrı insanları yarattı, insanlar da kendilerine tanrılar yarattı.” Bu sözden de anlaşılacağı üzere her dinin bir tanrısı ve her tanrının bir dini olmakla beraber bu dinlerden bazıları insanlar tarafından oluşturulmuş ya da değiştirilmiş olabilir. Bu da beraberinde yeni bir tanrı anlayışı ve algısı ortaya koyabilir. Zaten kişisel olarak da tanrı algısı bireyden bireye farklılık gösterse de(mesela insanlar tanrılarının resmini çizmeye zorlansalar hepsi farklı şekiller kaleme alacaktır.) bazı masallar, anlatılar, kurallar algıda pay edecektir. Bununla beraber çürük bir temele dayanan bazı inançlar kişilerde gizli bir inançsızlığı da beraberinde sürükleyecektir. Yeni bir din oluşturmanın geçmişe kıyasla daha zor olduğu söylenebilir, çünkü günümüzde artık taşlar yerine oturmaya başlamıştır. Lakin bazı kişilerin dine kendi yorumlarını katması yeni bir din oluşturmaktan çok da farklı kalan bir durum olmamakla birlikte bilakis daha tehlikeli de olabilir. Mesela hıristiyanlıkta ortaya çıkan kalvenizm inancı bir anlamda kapitalizmin elini güçlendirmektedir ve bu da dinin suistimalini kolaylaştırabilir. Bu noktada asıl önemli olan nokta dinin özünü hissetmektir. Mesela hüllenin tamamiyle olumsuz bir şekilde ve olumsuz bir atmosferde eleştirilmesi aslında hüllenin ayrılıkların ve boşanmanın önüne geçebilmek için bir müeyyide olduğunu, ”Bak bu işler çocuk oyuncağı değil.” demenin bir başka türlü ifadesi olduğunu görmemenin alametidir. Bir başka örnek ise peygamberin yapmış olduğu evlilikleri öne sürerek peygambere kadın düşkünü yaftalaması yapmak olabilir, oysa etraflıca bir düşündüğünüzde neden kadın düşkünü bir insan kadınların kapanmasını ister ki? Şimdi batıda kadın haklarından dem vuran feminen yapılanmalar sizi aldatmasın çünkü Avrupanın kültürünü peygamberin yaşadığı dönemlere endekslersek eğer hanlarda bira alır gibi fahişe almanın kolaylığından ve cinsel bayramlardan bahsetmemiz gerekebilir.

İşin aslı dinin özüne varmaktır. (Bir sinek yaratamadığımızı; ama Allah isterse bir sinekle insanlara çeşitli hastalıklar dağıtabileceğini bilmek gibi…) İnsanlar için Tanrı yalnızca kurallar koyan bir üst güç olmaktan çıkmalıdır. Şunu bilmekte fayda var ki eğer bir Tanrı yoksa yaşamanın hiçbir anlamı yok, çünkü hepimiz yok olacağız; ama bir Tanrı varsa ölümün çok fazla bir anlamı vardır. Bizim bu noktada şunu kendimize söylememiz gerekebilir: ”İnanan kaybedebilir; ama inanmayan zaten kaybetmiştir.” Bu sözle birlikte rasyonel davranıp üç günlük dünya için beş günlük planların önemini ele alıp o şekilde planlarımızı değerlendirmek ve dahasında nerede olduğumuzun ve nereye gittiğimizin farkına varmak önemli bir adımdır. Bazılarımız mor kıyafetli şeytanın kucağında uzanır durumdadır, şeytan onların boyunlarını ve başlarını okşar ve o kişiler bu durumdan çok zevk alırlar. Bu nedenle de şeytanın kucağından ayrılmak istemezler. Oysaki şeytan bir eliyle o kişilerin başını okşuyorken diğer elinde o kişilere göstermediği ve yine o kişiler için var olan bir bıçak vardır.

Bazı ibadetler kafanızı kurcalayabilir, mesela oruç neden var? Ya da neden hayvan keserek bayram yaparız? Neden namaz kılıyoruz? Bunun gibi birçok soruya verilecek muhakkak harikulade cevaplar mevcuttur, biz burada sadece kendi düşüncelerimiz ışığında elimizden geldiğince bir kanıya varacağız. İlk olarak oruçtan başlamak gerekirse eğer, oruç insanların sabır alışkanlıklarını güçlendirmek ve nefisleriyle mücadelede daha etkin olabilmek için olan bir ibadet olmakla birlikte bizim Allah’ın sözüne bağlılığımızın belki de en değerli yansımalarındandır. Oruç ibadeti arkasında gizlenenlerle birlikte müthiş derece önemli bir ibadet olmakla birlikte vücudu da dinginleştirir. Çünkü koskoca bir sene boyunca sürekli yiyecek girişi olan vücudumuza belli dönemlerde ara verdirmek ve dolayısıyla açlıkla birlikte vücudun temizliğini sağlamak oruçla mümkün olmaktadır. Gerçekten de aç kalmanın vücudumuza, özellikle de ciğerlere ve kana birçok olumlu etkisi bulunmaktadır. Ama oruç ibadeti tabi ki bu bağlamda ele alınmamalı ve onun bir ibadet olduğu asla unutulmamalıdır. Orucun daha saymakla bitmeyecek kadar önemi mevcuttur. Gelelim Kurban ibadetine, Kurban ibadeti asla hayvanları keserek yapılan bir bayram olarak anılmamalı, Çünkü Kurban kesmek bir ibadettir Bayram değil. Kurban kesme işlemi aslında Allah’tan gelen Allah’a giderin bir yansımasıdır; lakin kesilen hayvanların ne kanları ne de başka hiçbir şeyi Allah’a ulaşır, Yalnızca takvalar ulaşır. Kurban kesmenin bir önemi de her insanda olan kan dökme arzusunun bu ibadetle dizginleştirilmesidir. Bir düşünsenize bir hayat elinizden ne kadar basit kayıp gidebiliyor, işte bunu gören kimseler kendi hayatlarını da başkalarının hayatlarını da daha fazla önemsemeye başlarlar ve kendi sağlıklarına daha dikkat edebilirler bile. Bazı hayvanseverler Kurban kesimlerini canice bulabilmekte ama olaya yeteri kadar derin bakmak istemediklerinden olsa gerek diye düşünüyorum. Neticede o hayvanlar kesilmeden öncede cennet hayatı yaşamıyordu, sürekli oradan oraya hırpalanan, sopa yiyen, hastalıklarla boğuşan, bir taraflarını kıran bir varlık olarak hayatlarına devam ediyordu. Belki de kesildikleri için çok çok daha huzurlu bir yere göç ettiler kim bilir. Belki de kendilerini kesenlere duacıdırlar. Allah isterse her yer sığır, koyun, keçi dolar. Lakin önemli olan nokta muhakkak ki takvadır, şayet din uydurulma bir olay olsaydı neden Peygamber Kurban ibadetini getirmiş olsun ki? Sağ elime güneşi sol elime ayı verseniz kararımdan dönmem diyen bir Peygamber madem ki Kur’an’ı kendi yazdı (Haşa) neden öyleyse kendini de zorlayacak namaz, oruç, kurban gibi ibadetleri farz kıldı, kişi kendi bacağına kurşun sıkar mı hiç? Oysa Kurban ibadeti fakirleri doyurmak, onların yüzünü güldürebilmek adına çok önemli bir noktaya sahip. (Zekat da böyle, zekat gerçek yönüyle yerine getirilse günümüz sosyalistleri halt etmiş sayılır.) Kaldı ki din eğer uydurma bir şey olsaydı neden öyleyse oruç tutmayanlardan fakir doyurulması istenmesi yerine eğer oruç tutabilecek gibiyse öncelik olarak orucun kazasının yapılması isteniyor? Sizce de uydurulma bir dinde öncelik bireyin ya da toplumun çıkarı olmamalı mı? Şimdi gelelim namaza, namaz her şeyden önce insanın ruhunu bir tazelik veren, evrende yalnız kalmadığımızın sinyallerini bize sezdiren, manevi olarak bir tatminliği yüreğimize sokan bir ibadettir. Namaz o kadar müthiş bir şeydir ki namaz kılmanın özünü görebilen için namazsız hayat çekilmez duruma gelir, hep bir eksiklik hissedilir, namazı kılınırken namaz erken bitirilsin istenmez ve namaz bittikten sonra adeta öz yuvasını terk etmiş bir çocuk gibi hissedilir. Benim bu ibadetlerin varlığının nedenini açıklamada inanın gücüm bu kadarına yeter, ama naçizane ben bile bir iki cümle bir şey söyleyebiliyorsam düşünün ki Allah için bu ibadetlerin ne kadar büyük ve bizim algılayamayacağımız önemde nedenleri vardır. Ne de olsa kulak her sesi işitemeyeceği gibi beyin de her düşünceyi kavrayamaz, kalp her hissi duyguya dönüştüremez.

Muhammet Bora Candan
Kendisi 1993 Samsun Çarşamba doğumludur. Uludağ Üniversitesi Uluslararası ilişkiler, Uludağ Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Adalet Bölümlerinden mezundur. Şu ana dek iki adet kitap bastırmıştır (Körün Rüyası ve Sonsuzluktan Bir Adım Öncesi).

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment