Hava oldukça kararlıydı buluşmak isteyenlere. Gökyüzü olabildiğince aydınlıktı. Şayet bu kış gününde böyle hava görülmemişti.

Adam ‘Kavuşanlar Kafesinin’ önünde bekliyordu. Saat hemen hemen on ikiye geliyordu. Tam on iki de hayatını aydınlığa çeviren kadınla buluşacaktı. Her zaman bir saat önce gelirdi aydınlık noktasına. Onu beklemeyi bile çok severdi. Bazen dakikalara saniyelerle eşlik ederdi. Her zaman dudaklarından dökülürdü: “Seni beklemek ne güzel bir şey, şayet sonunda geleceksen!”

Adam dakikaları sayarken beline ince bir el dokundu. O an rahatlık bedenini hatta hislerini bile sardı. Kavuşmak ne güzel bir şeydi! Her zamanki gibi yüzünde mutluluklar saçarak arkasına döndü. Sanki yıllar sonra ona kavuşmuş gibiydi. Dudaklarını bu hislerinin de yardımıyla olağanüstü şekilde oynattı: “İzcii!” Ağızdan çıkan bu kelimeyle sıkı sıkı sarıldılar. Dakikalarca öylece durdular. Birbirinin kokusunu; o kokunun verdiği güveni ciğerlerine hapsettiler. Kollar bellerden ayrıldı ve göz göze geldiler. İkisinin de içinde öyle bir umut, öyle bir mutluluk vardı ki bu kelimelerle anlatılamaz.

Sessizce kadın adamın koluna girdi. Kadın siyah bir bot giymişti. Botun yere değdiğinden sonra çıkan ses adamın kalbinin ritminin sesiydi. Kadının üzerinde mont ve bir elinde de ceket vardı. Adama yönelerek: “Feridun, sen yine ceket falan almamışsın.” Adam bozuntuya vermeden: “Ama İzci Hanım, hava oldukça güneşli ve ayrıca size olan aşkım beni ısıtıyor.” Kadın kendini alamayıp adamın yanağına masum bir buse kondurdu.

Uzun uzun yürüdüler. Aşklarının peşinden gittiler. Adam: “Nereye gidelim?” “Sanat Sokağına gidip güzelce içilir, ne dersin?” Adamın yüzü hafifçe düştü: “Ne zaman alkolü bıracaksın?” Kadın kararlı bir şekilde: “Kızınızı karnımda taşımaya başladığım vakit.” Bu cümle adamı öyle etkilemişti ki hiç kızmadan doğruca sanat sokağına gittiler. Adam bu sözden sonra hiç bir sitemde bulunmadı. 

Kendilerini sanat barında buldular. Kadın gülüyordu. Adam biraz sitemliydi lakin hiç bir şekilde dile getirmiyordu. Kadın adeta içtikçe güzelleşiyordu adam için. Güzel güzel gülümsemeleri adamı derinden etkiliyordu. O kadar söyleyecek şey varken içi eriyen iki aşık dile getiremediği bu sözleri gözleriyle aktarıyorlardı birbirlerine. Kadın sarhoş olmaya başladıkça adamın omzuna başını koyuyor ve bu mutluluğun, huzurun verdiği şevkle alkol şişlerini içmekten kendini alamıyordu. Adam ise halinden memnun hale gelmişti. Hayatının merkezi omuzlarında veya kollarının arasında oluyordu. O güzel kokuyu ciğerlerine teneffüs etmek… Kadının saçları adamın ellerinde süzülüyordu. Yaşamak böyle bir şeydi. Mutlu olmak, huzurlu olmak böyle bir şeydi. Kadın abuk sabuk konuşmaya başladı. Adam tüm söylenenlere anlam yüklüyordu. Kadın: “Benim pasaklı Feridun’um.” diyerek adama sarılıyordu. “Aşkıım!” diyerek ekledi kadın sarhoş ağzıyla. “Seni çok ama çok çok çok çok seviyoruuum”! Adam gizlediği sitemkarlı cümlelerden birini söyleyerek: “Keşke bu halde olmadan söyleseydin bunları.” dedi.

Zaman geçiyordu. Gözler gözlerde kenetleniyordu. Hesabı ödeyerek bardan ayrıldılar. Kadın olabildiğince bitkin ve başını adamın omzuna koymuştu. Adam halinden oldukça memnundu. Kalbini yerinden oynatan kokuları ciğerlerine hapsediyordu.

Ayaklarını takip ettiler ve sonunda kendilerini sahilde buldular. Adam kadını tutarak, kaldırarak bir taşa oturttu. Kadın sanki yeni doğmuş bir bebek gibiydi. Adam da kadının yanına oturdu. Kadın denize bakarak bir şeyler söylüyordu lakin hiç bir şey anlaşılmıyordu. Adam bu duruma sitem etmiş olmalı ki kadını anlamak için yüz hatlarını, jest ve mimiklerini uzun uzun izliyor ve onunla olmaktan Allah’a şükrediyordu. Adam içindeki dolu aşkı dudaklarını yavaşça oynatarak ortaya çıkardı. “İzci, İzci… Bu bakışların, gözlerin, dudakların, kokun… Ya ismin… Beni bu hayatta yok ediyor. Sanki seninle birlikteyken başka bir dünyada yaşıyorum. Sanki biz başka bir evrenin sahibiyiz. Seni çok seviyorum. Bakışlarında hapsoluyorum. Bedenimi, ruhumu, hislerimi sende kaybediyorum.” Kadın bir anda lafa girdi: “Neydi, ben veya sen yok. Biz var. Sadece biz var.” Adamın gözleri sulanmıştı. Kalbi adeta elindeydi. “Sana olan aşkımı anlatacak hiç bir kelime yok aşkım. Buna çok üzülüyorum.” Kadın işaret parmağını adamın dudağının ortasına hafifçe dokundurdu. “Üzülme, hiç bir şey için üzülme. Biz varız ve hala yaşıyoruz.” Adam içindeki aşka yenik düşüp kadının dudaklarına doğru yöneldi. İkisininde nefeslerinin sıcaklığı yanaklarında hissediliyordu. Kadın da adama uyarak… Başlarını geriye çektiklerinde sanki nefes almıyorlardı. Kalpleri birleşmişti. Birbirlerinden başka hiç bir yeri görmüyorlardı. Adam kadına büyülü gözlerle bakarak: “Seni çok seviyorum!” dedi. Kadın bir an affalayarak: “Sahi, seni seviyorum ne demek?” dedi.

Evren Sarı
"Kafamın içinde dönen, bir türlü kimselere anlatamadığım dünyayı anlatmak için yazıyorum." 18 yaşında kendini geliştirmekte olan bir genç yazar. Asıl amacı; kilometrelerce uzaktaki insanların yüreğine, ruhuna dokunabilmektir. Varoluşçuluğu benimsemiş yazara edebiyat camiasında "Düşünen Adam, Bohem, Ölüm Yazarı" gibi lakaplar takılmıştır. "Düşünen Adam, Bir Şair Adamın 118 Günlük Öyküsü ve Çaresiz Adamdan Uzak Diyarlara Mektuplar" kitaplarını yazmıştır. Ona sosyal medya hesaplarından ulaşabilirsiniz.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment