Kendime geldiğimde nemli duvarları olan bir binanın üçüncü katındaydım. Pencereden sızan ışığa alışmaya çalışıyordu gözüm. Kulaklarıma sokak satıcılarının sesleri dadanmıştı. Nerde olduğumu merak etmeden sadece duvara odaklandım. Duvardaki küfleri ve o küflerin saldığı kokuyu düşünüyordum. Yeşil, her an canlanacakmış gibi duran küfleri.
Derken dışardan bir gümbürtüyle irkildim küf düşünden. Ayağa kalkmak için yeltendim ama bacaklarım saatlerin uyuşukluğuyla inat etti ve bedenin geri kalanını taşımayı reddetti. Ellerimden ve kollarımdan yardım alarak emeklemeye başladım. Pencereye doğru ilerledim. Son bir gayretle ayağa kalktım, sağa sola yalpa vurarak dikildim pencerenin tam karşısına. Pencerenin tahtaları eskimiş, çürümüş; camları kırılmıştı. Dışarıda olup bitenleri görebilmem için kafamı dışarı çıkarmam gerekiyordu. Pencerenin kırık camlarının kılıç keskinliğinde olması bu gerekliliği yerine getirmeme engel oluyordu. Çamura bulanmış kazağımın kolunu ellerime kadar çektim ve kırık camları söküp yere fırlattım. Kafamın sığabileceği kadar güvenli bir alan oluşturduktan sonra kafamı dışarı çıkardım ve tam karşıda bir kasap dükkanı olduğunu gördüm. Kasap, dükkanın içinde elinde bıçakla kemiklerden etleri sıyırıyordu. Her sıyırdığı et parçasından sonra yüzünde bir mutluluk ifadesi beliriyordu. Sanki dünyanın en zevkli fiili kemikten et sıyırmaktı. Sanki kemikten eti sıyırmak ilahi bir emirdi ve o emri yerine getirmek cennetin kapılarını bir ölünün ağzı gibi ardına kadar açmaktı. Kasap tezgâhtaki tüm etleri kemikten sıyırıp kemikleri et istilasından kurtardıktan sonra elindeki bıçağı tezgâha bıraktı. Elleri, kolları, elbiseleri hatta ayakları bile kana bulanmıştı. Yavaş ve yorgun adımlarla su musluğuna doğru yürüdü. Musluğu açtı ve ellerini üstün körü yıkayıp eserine dönüp baktı. Bir kez daha mutluluk fışkırdı bakışlarından. Işte o an kemik ve etin ayrılığı mutluluk kaynağı olacak kadar önemliydi.
Tam arkamda ani bir gürültü koptu. Dalgınlığı fırlatıp atarken gösterdiğim o refleksin etkisiyle kafamı içeri çekip o yöne döndüm aniden. Tam köşeden bir kedinin dört nala koştuğunu gördüm. Koştu koştu koştu ve gözden kayboldu.
Tam karşı duvardaki yeşil küf takıldı bir kez daha gözüme. Dikkatle izlemeye başladım. Sanki bakmadığımda hareket ediyordu ve ben her baktığımda durup hareketsiz taklidi yapıyordu. Bu arada alnımda bir sıcaklık hissetmeye başladım ve o sıcaklık önce gözüme sonra yanaklarıma doğru süzüldü. Elimle yokladım yanaklarımı ve kırmızı bir sıcaklığın yüzümü örttüğünü hissettim. Pencereden içeri çekerken kafamı, cam kırıklarına çarpmıştım. Cam kırıkları alnımın orta yerinden sıyırmıştı etimi kemiğinden ve galiba kedi de kasabım olmuştu.
Öylece kaç saat, kaç gün ya da kaç yüzyıl geçti bilemiyorum. Kediyi ve kemiğimden sıyrılmış etimi unutmuştum çoktan. Küfün duvardaki kaçamağını yakalamaya çalışıyordum ama suç üstü yapamıyordum bir türlü. Ne inebiliyordum ikinci kata ne de çıkabiliyordum dördüncü kata. Sıkışıp kalmıştım uğursuz ve kasvetli bir üçüncü kata. Güneş doğup batıyordu durmadan ama gün ışığı hiç uğramıyordu lanetlenmiş üçcüye. Dışarda cümbür cemaat bir kalabalık sesi ama bomboş sokaklar, kepenk indirmiş dükkanlar. Sadece kasap dükkanı… içerde kasap, bıçak, etlerinden sıyrılmış çırılçıplak kemikler ve ele bulaşan kanı üstün körü temizleyen suyun aktığı musluk…
Avazım çıktığı kadar bağırıyordum imdat dileniyordum kasaptan. En ufak bir kıpırtı yoktu ve yönelmiyordu tek bir bakış sesimden tarafa. Şu duvardaki küf de olmasa varlığımdan tamamen umudu kesecek, ölecektim oracıkta. Ne tuhaf. Ben varlığımı farkettirmek için herşeyi yapmaya hazırken duvardaki küf farkedilmemek için hiç bir şey yapmıyordu.
Bu 3. Kat mezardan kurtulmak için, ben burdayım diye bilmek için, kaçamak da olsa bir bakışı çelebilmek için çok şey yapmıştım, bağırmıştım. Ama yoktum işte. Yokluğum bana dair tek varlıktı, Bana dair son varlık. Onu kullanmalıydım farkedilmek uğruna.
Ayağa kalkmak istedim aniden fırladım dimdik. Yürümek istedim yürüdüm yalpalamadan. Camın önünde dimdik durdum bir kez daha. Ellerimle camdan kuvvet alarak önce sol sonra sağ ayağımı sarkıttım. Varlığımı yok etmenin eşiğindeydim artık. Ne kasaptı umrumda olan ne de küftü düşündüğüm. Üç saniye sonra yerde, yani kaldırımda kırmızı bir sıcaklık… Kasap, et ve kemik yığınlarıyla uğraşına devam ediyordu, duvardaki küf özgürdü artık, duvardan duvara uçup konabilirdi…

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment