içinde

Adınla (özlemek) Seni Seviyorum

eprem

Hiç internette otel aradınız mı? Boşverin oteli; zaten benim gibiyseniz sorun yok. Aradıklarımız hep son baktığımız yerde; çünkü bulduktan sonra aramayı bırakıyor insan. İşin felsefesi böyleymiş. Aradığım oteli bulamadım ben hiç; çünkü üç kere dışarıda kaldım, birinde öğrenci yurdunda diğer ikisinde yurtta kaldım. Bu kalma işini çok uzattım. “Yedi farkı bulun” diyordu gazetenin bulmaca köşesinde. Gözüm takıldı baktım baktım 6 tanesini buldum. Sonuncusu hala kayıp bende. Sonra tesadüfen fotoğraflara bakmak geldi içimden. Otel, pansiyon, öğrenci yurdu derken evimiz de var. Fotoğraflara bilgisayardan bakıyorum; hiç mi hiç albüm tadı vermiyor ama anıdır diye çekip atmışız işte içine. Bir buzdolabına sahibiz, sesli bir dolap, çok uyuyamadığım oldu sesinden. Mesela saatleri de sevmem sesleri gelirse uyuyamam; ama konumuz bu değil. Konu buzdolabı da değil ya neyse. Buzdolabının üzerindeki ümitler. Çok plan program yaptık biz de kazanırız da “KPSS’yi” atanır öğretmen oluruz, sonra da pembe panjurlu olmasa da bir daireye kredi çekip alırız, borçları biter zaten ağır ağır vs vs… Şimdi gelelim hayallerin faydasına. Fotoğraflara bakarken bir resim takıldı gözüme. Şimdi de sesli çalışıyor ama üzerinde hayaller kurduğumuz plan program kim bilir hangi çöpte. İşte o gözüme takılan fotoğrafla şimdiki evin arasındaki farklardan birisi bu. İşaretleyin. Tek buzdolabı olacak değil ya bir evde. Koltuk var birde. Topunu iki yüz liraya aldığımız nadide parçalardan birisi. Üzerine yeşil bir örtü örtmüşüz. Buzdolabını oturduğum yerden kadraja almışım ve çekmişim fotoğrafı. Şimdi koltuk tamamen açık vaziyette üzerinde atılmayı bekleyen kitaplar( milyonlarca ümitten bir kaç tanesi). Eskiden tertip düzen şimdi affedersiniz ama b*k götürüyor ortalığı. Bu da hayatımdaki ikinci fark. Halının da bir ucu var tabi fotoğrafta. Şimdi biraz daha kirli o zamanki haline göre. Hadi bunu farktan saymayalım. Buzdolabının yanında yıkanan tabak çanaklar olur. Evet, işte fotoğrafta yıkanmış tabaklar güzelce dizilmiş. Mis gibi. Şimdi dönüp bakmıyorum bile mutfak tezgahının üzerine. Bu kaçıncı farksa artık. Şimdi bir de koltuk buzdolabı halı mutfak tezgahı derken adamın kadrajı amma da genişmiş ha demeyin. Mutfakla salon bir, bir de diğer oda. O zaman gri bir çorap varmış ayağımda, şimdi siyah. O zaman demek ki grileşmiş biraz hayatım. İç açıcı olmuş. Şimdi “Martı” adında bir oyun var. İlk başında adlarını unuttuğum iki kişi konuşuyor. Biri diyor ki; “neden hep siyah giyiyorsunuz?” diğeri de yapıştırıyor cevabı; “hayatımın yasını tutuyorum” diye. Bunları ben yazıyorum ya şimdi hadi bu da farklardan sayılsın; çünkü siyahla gri arasında çok fark var. Bir kere isimleri farklı :). Çok uzayacak bu böyle giderse. Gelelim artık son farka. Fotoğrafta ayaklarımı uzattığım yerde bir kadın oturuyor. Bana yüzünü dönmüş, gülümseyen (ben ondan daha güzel gülen birini tanımadım daha) kıvırcık saçlı bir kız. Hayaller kurduğumuz, hayatlar yaşadığımız da oldu. Pansiyonda çalışırken ben, yalnız başına evde karanlıkta oturup bekleyen bir kadın.(elektrikler açılmamıştı daha o zaman.) O zaman gülüp gülmediğini, korktuğunu falan görmedim. Gidiyoruz okula, geliyoruz; 16 dal sigara içiyorum o zamanlar ki bence azdı. “Mercimek çorbasının buharıyla, çay suyu koyunca ısınan bir evde oturup 16 dal sigara içerken biri, diğeri ona bakıp bakıp gülümsüyordu ona” derdi bir yazar görseydi bizi; ama nerede bizde o şans. Lanet olsun. Hep mutlu mesut yaşamışlar mı? Yok, kırmış dökmüşler de bazen birbirlerini; ama söz vermişler tabi birbirlerine, 00.00 da barışmak için. Hani ayağındaki pabucu dahi unutup evin yolunu tuttuğu gibi prensesin; çünkü öyle gerekli( masalı biliyorsunuzdur zaten). Neyse biz de öyle gerekli diye barışıyorduk. Dönüp geriye bakıyorum. Bunlar gibi neler var. Aradaki farkları buluyorduk nereden nereye geldi konu. Şimdiye dönüp bakıyorum bir yazar beni, yalnız beni bu şekilde görse ne derdi diye düşünüyorum. “Kül tablasının doluluğuna, odanın nesnel kalabalıklığına aldırmadan üst üste yakıyordu sigaraları biri ve diğerinin gülmeyişi ıstırabın iki tarafı keskin bıçağıyla parçalıyordu içini ve…” diye devam ederdi belki. Belki de “Boşver zaten her şey paramparça” deyip kestirip atardı. İşte şimdi o fotoğrafla şu anı kıyaslıyorum. En büyük fark bu. En büyük fark, bir oluşumuzla ayrı düşüşümüz. Biliyor musunuz? “Çanakkale de depremler oluyor ve İstanbullular bu durumdan endişeli” diyor haberlerde spikerler. Ben Çanakkale’ de oturuyorum. O (hiç sevmediğim bir yer; çünkü sokakları sevgilimi aldı.) İstanbul’da. Şarkıdaki gibi ” Onu benden siz aldınız, İstanbul Sokakları…”Peki Çanakkale’dekiler ne diyor bu duruma derseniz bilmiyorum; ama ben de çok endişeliyim. “Oturup siyah portakallar yedim, korkunç kitaplar…(Küçük İskender)” okudum; ama işte olmuyor. Ne desem bilemiyorum. Çingene bohçası gibi aklımın içi; ben de çingene çocukları gibi esmerim de zaten. İçimde çingenelerin en çok sevdiği renk gibi onun aşkı. Aşk da değil belki inanmayanlar için. “Bir alışkanlık” desek de olur. Ya da isim koymasak… Seviyorum mu desem? Farkları buluyorduk ya. O zamanlar özlemek fiilini lüks olsun diye kullanan ben şimdi adınla seni seviyorum arasına özlemlerimi koyup yatıyorum. Battaniyede kokun vardı. Pencereleri açıp havalandıramamıştım uçup gitmesin diye, uçup gittiler. O kadar kırılmış dökülmüş, saçılmış ki saçların etrafa zannedersin ki her yerdesin. Ama bilmiyorsun ki yetmiyor. Bilmiyorsun ki yokluğunun boşluğu çok büyük. Hiç bir parçan bütünün yanımda olmadıktan sonra yetmeyecek. Öylesine açgözlü, bencilce bir şey ki bu içimdeki; nasıl anlatsam. Hangi Nazım şiiri anlatabilir ki? O da sevmiş, yazmış ama hayran kaldığım kelimelerle anlatabileceğim bir aşkımız olmadı. Çok şükür yuvarlanıp giderken iyi tükendik. Son sözüm de aynı olsun. ADINLA(özlemek) SENİ SEVİYORUM.

Yazar notu: belki ölür kalırız belli olmaz. Sevmemiş hiç, hiç sevilmemiş deyip de gömmesinler.

Ne düşünüyorsun

Bir cevap yazın