LoadingSonra oku

Yazının başlığı bu yazının bir eleştiri yazısı olacağını belli ediyor. Ediyor etmesine fakat acaba kimi veya neyi tenkit edecek diye içinizden düşünüyorsunuz sanırım. Bu yazı esasen hem kendimize bir tenkit, hem bir serzeniş hem de bir nasihat olacak aslında. Kısacası bu yazıda kendimizden kendimize konuşmuş olacağız. Nasıl bu hale gelebildik? Bana kalırsa bu son zamanlarda kendimize gazete okurken, sokakta yürürken, haber izlerken sık sık sormamız gereken bir soru. Aslında ilginç ve sıra dışı hadiselere olan alışıla gelmişlik sebebiyle artık bir çok şey günümüzde absürt gözükmüyor.

Üzerinde ikamet ettiğimiz Anadolu topraklarında şu an yaşayan Türklerin ataları, Asya bozkırlarından gelmiş tarihi büyük bir millet ve medeniyeti gelişmiş bir toplumdur. Yıllar boyunca birçok devlete ve millete hoşgörü ve adalet ile hükmetmiş birçok millet tarafından da çok defa övgü almış olmak her vatandaş gibi elbette benim de göğsümü kabartıyor. Fakat aynı övgüyü, görgüyü, ince düşüncenin eserlerini bu devirde görmek hepimiz için biraz zorlaşmadı mı sizce de? 19. Yüzyılda Ecdadımız tarafından ‘’Göçmen Kuşlar Vakfı (Gurabahane i Laklakan)’’ vakfı kurularak başta leylekler olmak üzere göçmen kuşlar için faaliyetlerde bulunan vakıflar kuran atalarının, sokaklarındaki köpekleri açlığa mahkûm eden torunları durumuna düşmek nasıl manevi, vicdani ve insani bir çöküştür. Rahmetli Kanuni Sultan Süleyman devrinde başta İngiltere olmak üzere Avrupalı devletlerin hukuk sistemine hayran kaldığı, övgü ile söz ettiği ve kendi ülkelerinde tatbik için uzmanlar gönderdiği bir devlet nasıl oldu da hukukunu, İsveç Medeni Kanun’unu neredeyse olduğu gibi alıp tercüme ederek kabul edecek kadar kendini geriletti?  16. Yüzyılda sadece Sivas Vilayeti’nin geliri bütün İngiltere’nin gelirinin 5 katı iken devlet birkaç yüzyıl içerisinde İngiltere’den borç alacak duruma getirildi?

Şimdi bazı arkadaşlar diyebilirler ki döneme en uygun kanun bu idi, memleket modern halini daha almamış idi bu sebeplerden dolayı en uygun kanunun kendimize rehber olmasında ne beis bulunabilir ki? Sevgili kardeşim beis bulunan mevzu zaten bu değildir. Beis bulunan mevzu modernleşme sürecinden geçmiş olan bu devletin hala palazlanamaması, geçmişte yapabildiği şeyleri, önderi olabildiği konuları tekrar eskisi gibi kavrayarak başaramaması, başarmaması, başarmak istememesi ve içinde bulunduğu zihniyettir. Bu zihniyet ki cesareti ile dünyaya nam salmış orduyu ve ulusu 19. Yüzyıl da dillere düşürmüştür. Dr. Tahsin Ünal’ın değimi ile ‘’Biz kılıca keçe bağlar, testiye kurşun sıkarız. Talim gavur icadıdır yapmayız.’’ gibi bir yeniçeri zihniyetidir. İşimize geleni kabul edip gelmeyeni gavur adedi, icadı ve türevi gibi hakaretlerle, hor görmeler ile, küçümsemektir. Söze geldiğinde tabiri caizse mangalda kül bırakmayan, kendini neredeyse her konuda öteki uluslardan üstün sayan fakat icraat vakti köşesine sinip susan bu zihniyet sonucunda bu hallere düşmüş bulunmaktayız.

Kendimizi birçok konuda başkalarından üstün görürüz. Türk askeri savaşçıdır deriz, fakat Mısır da 13 bin Fransız’ın 40 bin kişilik Osmanlı Ordusu’nu nasıl darmadağın ettiğini birçoğumuz bilmeyiz bilsek de dillendirmeyiz. Bize göre Türkler zeki insanlardır, fakat hiçbir müspet bilimde varlık gösteremez. Bu ahvalin sebebi sorulduğunda suçu sürekli eğitim sistemine atar fakat onu düzeltmek için de çoğu bir çaba göstermez. Avrupa gezip trafik kurallarına ve yayalara verilen haklara hayran kalıp neredeyse ev ev bunları anlatır fakat trafiğe çıktığında yoldan geçen bir yayaya yol vermezler. Buradaki amaç milletimizi kötülemek veya küçümsemek asla değildir. Milletini ve memleketini sevmek güzeldir hatta yurt sevgisi imandan gelir. Fakat bu sevginin gözümüzü kör etmesine ve ayaklarımızı yerden kesmesine izin vermek de fevkalade yanlış bir hareket olur. III. Selim devrinde Baron de Tott’un yaşadığı hadiseyi aynen naklediyorum. 3.Selim devrinde sultan Baron de Tott’dan bir riyaziye mektebi açmasını ve bunun başına geçmesini ister. Baronu çekemeyen alim olarak geçinen bazı Müslüman medrese hocaları biz de Tott kadar riyaziye biliriz derler. Durumu sultana nakleden Tott’a iki mümeyyiz ile itirazcıları imtihan etmesi emredildi. İmtihana girmeye cesaret edenlere bir üçgenin(mümessilin) iç zaviyeleri toplamı kaç derecedir diye sordu. Bir hayli düşündükten sonra içlerinden en akıllı geçineni üçgenine göre değişir cevabını verdi. Bunun üzerine bende imtihana devam etmeye lüzum görmedim der Tott. Cesaret talim ile birlikte zafer getirir, zeka azim ve kararlılıkla başarıyı getirir. Talimin, çalışmanın ve azmin dini, dili, ırkı olmaz. Çalışan başarır. Bir şeyleri başarmak da inanca bağlıdır.

İnanç herhangi bir dine, hisse veya muhtelif diğer şeylere karşı duyulan bir his olabileceği için bu tabirin kullanılmasını daha doğru buluyorum. Bir insan bir dine inanmalı, dine inanmıyorsa iyiliğe inanmalı bundan da yoksun ise en azından kendisine inanmalıdır. İnancın karşısında hiçbir güç duramayacağı için kuvvetli bir inanç her türlü zorluğu kolayca aşabilir. İşte bizim millet olarak sorunumuz ve geri kalıyor olmamızın sebebi naçizane görüşüme göre bu inançsızlıktır. Kimliklerimizde dinlerimiz yazıyor fakat gereklerini yerine getiremiyor ve hakkıyla ona inanmıyoruz. Kendimizi iyi olarak nitelendiriyor fakat bilerek bilmeyerek iyilik kavramının dışına çıkan fiillerde bulunuyoruz. Son yüzyılın içine kapanık milleti olmanın verdiği cahillik sebebi ile kendimize bile güvenemiyoruz ve ağlanacak halimize gülercesine cehaleti mutluluğun kaynağı olarak görüyoruz.

Sonuç olarak biz tarihi geniş, medeniyeti yüksek bir milletiz. Dövüşmeyi, ilmi, merhameti de iyi biliriz. Son zamanlarda bunlardan uzaklaşmış olmamız bizleri düşük bir toplum yapmaz. Bununla beraber bu hisleri tekrardan bilemek fende, edebiyatta, matematikte ve diğer müspet ilimlerde kendimizi yeniden göstermek bizim elimizde. İnancımızın başarımızı körüklemesi temennisi ile…

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment