Sinema kültürüm az çok vardır. Sinemadaki ambiyans olsun, insanların bilet almak için kuyrukta beklemesi olsun, geç gelenlerin senin önünden geçmeleri olsun, arka koltuktakilerin senin koltuğuna ayaklarıyla pat pat vurması olsun bir tutkudur hepsi. Bu hafta da aynı coşkuyla vardık sinemaya.

İngiliz yazar J. K. Rowling’in “Fantastik Canavarlar Nelerdir Nerelerde Bulunurlar?”  kitabından uyarlanan, 5 filmlik serinin ilk filminde buldum kendimi. Yazar “Harry Potter” serisinin de yazarıymış. Bu tarz film ve kitaplar ilgi alanımda olmadığı için bu filme gitmek benim açımdan riskti açıkçası. Nedenini sorarsanız, böyle fantastik ve hayali konuları pek beğenmemem diyebilirim. Hayal dünyamın geniş olmadığı doğrudur. Dolayısıyla gerçekçi yapıtları beğenirim. Böyle konuları -saygısızlık etmek istemem ama- deyimi yerindeyse adamın biri hayal dünyasında zırvalamış gibi bulurum. Elbette beğenenler vardır ama bana hiç uygun değil. Yine de bir şans vermek istedim kendimce.

Büyüyle ilgilenen kahramanımız, filmde zaman zaman gülümseten yönleriyle ortaya çıkan bir karakterle çantalarını karıştırır. Büyü dışı olan adam kendini bir anda büyü dünyasının içinde bulur. Değişik canlılarla ve ortamlarla karşı karşıya kalır. Film, kahramanımızın çantasından çıkan fantastik canavarları yakalaması üzerine kuruludur. Kendisine bayan bir kahramanımız film boyunca eşlik ediyor.

Böylesine canavarlı bir film, sonunda ise romantik bir film haline dönüşüyor. Bayan kahramanımızın kız kardeşiyle, gülümseten yönleriyle ortaya çıkan karakter sevdalanıyor. Bana çok gereksiz gibi geldi bu sahneler. Sonrasında gülümseten karakterimiz büyü dışı bir canlı olduğu için hafızası silinmek suretiyle etkisiz hale getiriliyor. Sadece o mu? Tabii ki değil. Bütün bir şehrin hafızası siliniyor. Canavarlar tarafından mahvedilmiş şehir onarılıyor falan filan.

Amerikan yapımı filmlerde alttan alta bir mesaj verilmek istendiğini düşünürüm hep. Bu filmde de bu görüşüm değişmedi. Büyü dışı insanlarla büyücüler arasında savaş çıkmasından bahsediliyor. New York Senatörü olduğu söylenen ve Başkan adayı olan Henry Shaw isimli karakterin -artık büyücüler mi yaptı, cadılar mı bilemiyorum- suikast sonucu ölmesi gösteriliyor. Gülümseten karakterin büyülü canlıları görmesi sonucu “Hayal görmediğimi anladım. Bu kadar şeyi benim bilinçaltım üretemez” demesi, bu filmin birileri tarafından yaptırılıp yaptırılmadığını sorgulatıyor bana. İnsanlara korku salmak veya farklı amaçlarla gösterilip gösterilmediğini bilemiyorum. Bana göre bu tarz filmler 25. kare tekniği gibi şeylerle insanların bilinçaltına mesaj gönderen filmler hissi veriyor.

Sinema gibi karanlık ortamlarda daha iyi odaklandığımı biliyorum. Üstelik dikkatim genel olarak iyidir. Fakat film o kadar karışıktı ki -artık çeviriden mi kaynaklı bilemiyorum- anlamakta zorlandım. Dublajlı izlememe rağmen bir sahneyi anlayacağım diye, o sırada yaşananları kaçırdığım oldu. Sinemadan çıktıktan sonra bir rahatlama olurdu ister istemez. Bu sefer zihnimin yorulduğunu hissettim.

Genel olarak beğenemediğim bir film oldu. Tarzım olmadığı için de olabilir. Tavsiyem bu tarz filmleri daha önce izlemediyseniz ya da izleyip beğenmediyseniz paranızı harcamamanızdır. Yine de siz bilirsiniz. Görsellik, efektler, seslendirmeciler ve çok sevdiğim şarkıcı Merve Özbey’e benzeyen -her gördüğümde o geldi aklıma- Katherine Waterston hatrına IMDb puanı 10 üzerinden 7.8 olan bu filme 6 veriyorum.

Kadife sesli Merve Özbey ne zamandır Hollywood’da oynuyordu yahu? Katherine Waterston filmdeki haliyle çok benziyor Merve Özbey’e. Gerçek hayattaki halini pek benzetemedim. Sahi Merve Özbey’in haberi var mı acaba? Yoksa gerçekten oynadı da bizi mi kekliyorlar? Bilemedim bak şimdi. Bir “Duman” patlatsaydı keşke. Neyse artık. Siz ne dersiniz acaba? Takdir sizin.

 

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment