O gün mahallede büyük bir heyecan vardı. Üç gün önce aldıkları bir haberin heyecanıydı bu. Salça Fazıl’ın karısı Sakız Emine’nin yaydığı haberden ötürü böyle büyük bir heyecan sarmıştı mahalleyi. Sakız Emine, mahallenin dedikoducu kadınlarının başında geliyordu. Ağzına birisini almayagörsün. Kim onun ağzına düşmüşse mahallede hatta civar mahallelerde duymayan kalmazdı. Yani anlayacağınız o kişiyi herkesin ağzına sakız ederdi. Kocası ise tam onun ayarında biriydi. Her olayda Fazıl vardı, her konuşmada Fazıl’ın bir fikri olurdu. Her şeye dâhil olmayı severdi. İşte böyle bir ikilinin bilmeyeceği şey olur muydu? Bu heyecanlı haberi başka kim yapabilirdi? Verdikleri haberse şuydu; mahalleye yeni birileri taşınıyordu. Ne vardı ki büyük heyecanın asıl sebebi bu değildi. Asıl sebep, taşınacak olan komşuların kızları Adalet’ti! Bu Adalet öyle güzel bir kızdı ki namı tüm cihanda yayılıydı. Öyle güzel, öyle alımlı bir kız ki bu Adalet, erkek olan ne canlı varsa onu gördükten sonra hafızasını yitirirdi. Yalnızca güzel mi? Bir sesi var, duymalara değer. O sesi duyduktan sonra başka bir ses duyup da ahengi bozmamak için kulağını kesip atarsın. Bir gülüşü var, karşısında duran insan yağ olup damlar. Cenneti verseler elinin tersiyle itersin. İşte böyle bir şey Adalet. Heyecanın büyüklüğü de buradan geliyordu. Daha önce hiç görmedikleri bu dillere destan güzellik, mahallelerine geliyordu.
Mahalleli, yeni komşularının geleceği evin önüne toplanmıştı. Yeni komşuların gelmesine henüz iki saat vardı ama hepsi yerini almıştı. Herkes yakında olmak istiyordu. Yakında olsun ki Adalet’i daha net görsün. Gelenler, elleri boş gelmemişti. Kimi çay yapıp gelmiş, kimi kurabiye, börek pişirmiş, kimi çekirdeğini alıp gelmişti. Erkeklerin hepsi, bekarı, evlisi, genci, yaşlısı filinta gibi olmuştu. Bütün bu hazırlığın sebebi Adalet’ti.
Saat yaklaştıkça heyecan daha da artıyordu. Herkes beş dakikada bir saate bakıyordu. Baktıkça da küfrediyordu.
– Daha beş dakika geçmiş. Halbuki yarım saat geçmiş gibiydi. Kör olasıca meret durdu mu ne!
Sakız Emine de duruma sitem etti.
– Ayol saat kaç oldu. Geleceklerse gelsinler artık. Ağaç olduk burada.
– Böyle birileri yoktu da sen ilgi toplamak için yalan mı uydurdun? Yapmadığın şey değildir senin.
Cevap veren Dedektif Semiha’ydı. Sakız Emine’nin mahalledeki tek rakibi. Birbirlerini sevmezlerdi. Devamlı didişme ve çekişme halindeydiler. Semiha, Emine’ye göre daha iyi dedikodu topluyordu. Bu yüzden dedektif lakabını almıştı. Aslında o, böylesine büyük bir haberi Emine’ye kaptırdığı için hırçındı. Semiha’nın, Allahsız Cahit dedikleri bir de kocası vardı. Numaracının önde gideni. Tam Salça Fazlı’nın karşılığı gibiydi. Hatta daha fazlası. Yapmadığı numara yoktu. Dünya üzerinde bir üçkağıt türediyse, menşei Allahsız Cahit’tir.
Onlar çekişirken, köşeden bir kamyon evin bulunduğu sokağa döndü. Mahalleli yerlerinden kıpırdadı. Daha büyük bir heyecan sarmıştı içlerini. Bekledikleri an işte gelmişti, tam karşılarında duruyordu. Hepsi birden kamyonun kapısına bakıyordu. Önce, gülümseyerek, orta yaşlı, bakımlı bir kadın indi. Ardından kocası olduğu anlaşılan, yine orta yaşlı, şık giyimli bir adam indi. Herhalde şimdi Adalet inecek dedikleri anda adam kapıyı şak diye kapattı. Oraya toplananlar önce birbirlerine baktılar, ardından üzerlerine ölü toprağı atılmış gibi hareketsiz kaldılar bir süre. Nihayet sessizliği Salça Fazlı bozdu da mahalleli kendine geldi.
– Aman efendim aman, mahallemize hoş geldiniz. Delikanlılar, haydi yardım edelim.
Şaşkınlıkla karışık içten bir hoş geldindi bu. Herkes eline ne geçtiyse aldı, apartmana götürdü. Kısa sürede taşıma işi bitmişti. Herkesin aklı Adalet’teydi. Ancak kimse kadınla adama Adalet’i sormaya cesaret edemedi. İnsanlar yeni gelmişler, pat diye Adalet sorulur muydu? Hem sadece bu da değildi. Soramamalarının sebebi kadınla adamın bir şey diyeceğinden değil, Adalet diye bir kızın olmadığını, tamamen uydurma bir anlatı olduğunu öğrenmeye cesaret edememeleriydi.
Komşuların gelmelerinin üzerinden iki hafta geçmişti. Ancak ortada Adalet yoktu. Meraklı bekleyiş iyice artmış, arttıkça başka bir boyuta evrilmişti. Adalet’i görme merakı giderek, Adalet’in varlığını sorgulamaya dönmüştü. Acaba Adalet diye bir kız var mıydı, yok muydu? İlk bir hafta için erkekler içinde adeta bir yarış vardı. Mahallede iş yapan neredeyse yoktu. Süslenip püslenip Adalet’in evine gidiyorlar, orada bekliyorlardı. Bir yerden gelir de görürüz, diye düşünüyorlardı. Hadi diyelim eve girdi çıktı görmedik, hiç olmadı perdeyi bir aralasa da hayat saklı o gözlerini görsek, diye hepsinin içlerinden geçiyordu. O da olmamıştı. Bir yerlerde bir şeylerin kaçtığını düşünmüşlerdi ve ikinci hafta aralarında örgütlenip nöbet listesi yapmışlardı. Sekizer saatten üç grup Adalet’in evinin önünde bekleyecek ve gören olursa diğerlerine haber verecekti. Hoş, bu da bir işe yaramamıştı.
Erkeklerin bu denli Adalet’in peşinden koştuğunu gören kadınlar, için için bozuluyordu ancak onların da merakı ağır basıyor ve sessiz kalmalarını sağlıyordu. Erkekler nöbet tutadursun, kadınlar ikram yapıp Adalet’in evine gidiyorlardı. Yalnız ikramla kalsa iyi, ikram tabağının altına para koyanlar mı ararsınız, küçük altın iliştirenler mi ararsınız, hepsi vardı. Tek gayeleri, oraya kadar gidip Adalet’i bir görmekti. Şimdilik içeriye girmiyorlardı. Ama en azından kapıda konuşurken arkadan geçse ya! Bir gölgesini görselerdi bari! Yoktu, o da olmamıştı. Cesaret edip Adalet’i soranlar oluyordu. Sorulan soruya anne ve babasının verdiği cevap hep aynı oluyordu. O kendisini göstermeyi sevmezmiş, göz önüne çıkmaya utanırmış. Bu sözlerden en azından Adalet’in var olduğunu öğrenip rahatlıyorlardı.
Uzunca bir süre geçmişti. Adalet ortalarda yoktu. Bir ümitlenip, bir hayal kırıklığına uğramak mahalleliyi yormuştu. Öyle bıkmışlardı ki, nöbet beklemeyi bile bırakmışlardı. Bu işin peşinden koşmayacaklardı artık. En azından onlar şu an için öyle düşünüyorlardı. O öğlen kahvede oturan erkekler tam da bu konu hakkında konuşuyorlardı.
– Bu böyle olmayacak galiba. Varlığı yokluğu belli değil kızın. Ben umudumu kaybettim arkadaş.
Bunu diyen Berber Turan’dı. Ona karşılık olarak Salça Fazıl cevap verdi.
– Hemen karamsar olmamak lazım. Kim emek harcamadan başarıya ulaşmış. Benim hâlâ umudum var birader.
– Bence bu kız yok, dedi mahallenin sevip saydığı, Refik Baba’ları. Olsaydı şimdiye kadar görmez miydik? Bir kişi bile görmedi be daha.
– Anne ve babası gelecek diyor.
– Anne ve babası halt etmiş! Onlar nerden biliyor?
– Amma yaptın be Refik Baba. Annesi babası sonuçta.
Kahvede konuşmalar devam ederken içeriye Allahsız Cahit girdi. Suratında, ben çok şey biliyorum, ifadesi vardı. Herkese tek tek baktı. Onu görenler meraklandı. Suratındaki o ifade ve hafif sırıtmayla konuşmaya başladı.
– Ağbiler artık şüphemiz olmasın. Yegane güzellik Adalet mahallemize gelmiş bulunmaktadır.
Herkes o kadar çok şaşırmıştı ki, ilkin bir şey diyemediler. Daha sonra Allahsız Cahit’in yüzündeki emin ifadeye bakıp şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar. Kahvenin sahibi Nuri atladı hemen.
– Sahi mi diyorsun be Allahsız? Nerden biliyorsun?
– O da laf mı ağbicim. Şu gözlere baksana sen, cin gibi. Aha bu gözler gördü Adalet’i. Hem de ne görmek maşallah. Meğer sandığımız gibi değilmiş, Adalet varmış ama herkese göstermiyorlarmış.
Mahalleli, hadi gidip bakalım, diyerek ayağa kalkmıştı ancak Allahsız Cahit onları durdurdu.
– Durun yav durun. Herkese göstermiyorlar diyorum, görmek zor diyorum siz haydi görelim diyip ayağa fırlıyorsunuz.
– E sen nasıl gördün? Biz ne zaman göreceğiz ki?
– Ben görürüm. İşi bileceksin.
Birkaç kişi Allahsız Cahit’e yüklenmeye başladı. Göremeyeceksek sen anlat, diyerek Allahsız Cahit’i sıkıştırıyordu. Cahit bir iki naza çekti kendisini, sonra onları kıramıyormuş gibi bir tavır takındı.
– Peki, hadi dediğiniz gibi olsun. Anlatırım anlatmasına da dediğim gibi görmek zordu. Bunun için çok uğraştım, masraf oldu. Masrafları karşılarsanız olur ancak.
Tamam, deyip ceplerinden üç beş bir şeyler çıkartıp Allahsız Cahit’e verdiler. Zaten Adalet deyince onlar için akan sular durur. Üç beş liranın lafı mı olur Adalet’in yanında. Ancak Salça Fazıl elini cebine atmadı. Bununla da kalmayıp Allahsız Cahit’in bir dolap çevirdiğini sezmişti. Ne de olsa kişi kendinden bilirdi işi. İçten içe böyle bir oyun aklına gelmediği için kendisine kızıyordu. Hiç sesini çıkarmadı, Allahsız Cahit’i dinlemeye başladı. Allahsız Cahit herkesi etrafına toplamış, hikâyeci gibi Adalet’i anlatmaya başlamıştı.
– Evden çıkmış kahveye geliyordum ağbiler. Adalet’in evlerine zart birisi girdi. Kimdir, nedir tam seçemedim. Kafamdan, acaba, dedim ağbiler. Tekrar eve dönüp benimkini aldım yanıma. Birkaç hediye falan derken gittik bunlara.
– Hadi ya Adalet’e geç bunlardan bize ne, diye sabırsızlıkla çıkıştı Berber Turan.
– Dur kardeşim geliyoruz, az sabret, kaç aylıksın? Neyse ağbiler, annesi babası önce naz niyaz ettiler ama sonra ikna oldular. Hatta sadece bize göstermek istemişler şu an, öyle de bir namımız var yani ağbiler. Kimseye de anlatma diye tembih etmişlerdi ama ben sizi severim, Adalet’i siz de bilin isterim. Ağbiler sıkı durun anlatıyorum. Adalet girdi içeri, onun içeriye girmesiyle biz hanımla gözlerimizi koruduk. Maşallah öyle bir ışık saçıyor. O teni gör bembeyaz. Sütle yan yana koy, dersin ki süt kararmış. Dişler inci gibi, gözler yemyeşil. Baktıkça doğa karşında sanırsın. Göğüsler, kalçalar tam ayarında. Yeme de yanında yat desem, dayanamaz yersin. Valla bize anlatılanın on katı, yok yok yirmi katı, dur bakayım biraz daha düşününce elli katı fazlalıkta güzel.
Allahsız Cahit anlattıkça kahvedekilerin ağzının suyu akıyordu. Allahsız Cahit yarım saat boyunca anlattı. Herkes kendinden geçmişti. Allahsız Cahit bitirdikten sonra herkes evlerine dağılmıştı. Evde eşlerine, annelerine, babalarına anlatıyorlardı. Adalet sonunda gelmişti, görülmüştü. Onlar da görmeliydi.
Hediyesini alan, mahallenin gözde çiftinin evine gitmişti. Adalet’in anne ve babası mahallenin en sevilen insanlarıydı. Ancak hediyeleri ve az da olsa getirilen parayı kabul etmelerine rağmen mahalleden hiç kimseyi evlerine almadılar. Sebebi ise bu kadar kalabalığı evlerine sokamayacak olmalarıydı. Mahalleli, hevesleri kursaklarında, ellerinden bir şey gelmez vaziyette evlerine geri döndüler. Bu durum, bu çiftin de hoşuna gidiyordu. Belki de bu yüzden bu işi çok uzatıyorlardı.
Ertesi gün kadın erkek, çocuk yaşlı hepsi kahveye toplanmış, Allahsız Cahit’i bekliyordu. Dünden dinleyenlerin tadı damağında kalmış, tekrar dinlemek için gelmişlerdi. Dinleyemeyenler de en azından duymak için gelmişlerdi. Cahit bu, kaçırır mı böyle bir şeyi. Allahsız dememişler boş yere. Hanımı ise mahalledekilerden gişeci gibi para topluyordu. Paraların toplandığını gören Cahit anlatmaya başladı. Allah Allah ne anlatma! Kalabalığı görünce daha da çok coşup, dünkü anlattığının üzerine iki misli katarak anlatıyordu. O anlattıkça mahalleli kendinden geçiyordu, mahalleli kendinden geçtikçe Salça Fazıl kuduruyordu.
Üzerinden iki gün geçmişti. Bu sefer sadece kadınlar toplanıp gideceklerdi Adalet’in evine. Acaba onca erkekten rahatsız mı oluyor, nedir, diye düşünmüşlerdi. Nitekim bir akşam vakti, kadınlar, ellerinde hediyeler ve zarflar ile Adalet’in evine gittiler. Annesi ve babası onları içeriye almıştı bu sefer. Kadınlar şaşırarak içeri girdiler. Hem içeri alınmalarına şaşırmışlardı hem de içerdeki ihtişama. Bu mahalleye gelenler yoksul olurdu. Ancak bu aile öyle değildi. Her şey gıcır gıcır, konforluydu. Saraylarda olabilecek eşyalar vardı bu evde. Şaşkınlıklarını üzerlerinden atıp konuşmaya başlamışlardı. Konu havadan sudan ilerliyordu ama kadınların aklı Adalet’teydi. Birkaç sohbetten sonra laf döndü dolaştı Adalet’e geldi. Ancak beklenen olmamıştı, Adalet evde yoktu, bir yere gitmişti. Gelecekti ama ne zaman geleceğini söylemedi anne ve babası. Elden bir şey gelmezdi. Beklediklerini yine göremeyen mahallenin kadınları elleri ve gözleri boş bir şekilde evlerine dönmüşlerdi.
Günler Adalet’i görmeden fakat onun varlığını dinleyerek geçiyordu mahalle için. Allahsız Cahit her defasında biraz daha abartarak anlatıyor ve mahalleliyi her gün biraz daha umutlandırıp coşturuyordu. Yine bir gün herkes kahvede toplanmış Allahsız Cahit’in Adalet’i anlatmasını bekliyordu. İçeriye sert bir şekilde Salça Fazıl girdi. Kahvedekiler Fazıl’ın yüzündeki telaşlı hale bir anlam verememişti. Oysaki Salça Fazıl’da ne bir telaş vardı ne de bir sinir. O, Allahsız Cahit’in oyununu bozup kendi oyununu kuracaktı. Cahit bi şey demeden o söze girdi.
– Durun kardeşler, durun! Bu dümenci hepimize yalan söylemiş, hepimizi kandırmış.
Kahvedekiler Cahit’in suratına bakmıştı. Oynadığı oyun ortaya çıkacak da avantası kaybolacak diye telaşlanan Allahsız Cahit sinirli bir şekilde Salça Fazıl’a çıkıştı.
– Sen kim oluyorsun da bana yalancı diyorsun! Burda herkes senin ne mal olduğunu biliyor. Hadi şimdi git işine.
– Ondan mı adın Allahsız’a çıktı be!
– Tartışmayı bırakın da adam gibi anlatın şu meseleyi, dedi Refik Baba.
– Ben anlatayım Refik Baba. Bu düzenbaz herifin Adalet’i gördüğü falan yok. Anlattıklarının hepsi martaval. Bizden sikke koparmak için.
– Sen nerden biliyorsun, diye Berber Turan girdi bu sefer araya.
– Gördüm çünkü.
– Gördün mü?
Mahalleli hep bir ağızdan söylemişti. Salça Fazıl’ın görmüş olmasına çok şaşırmışlardı. Üstelik Allahsız Cahit’in yalan söylediğini de ortaya atması cabası. Allahsız Cahit bile donup kalmış, bir şey diyememişti. Fırsattan istifade daha da fazla yüklendi Salça Fazıl.
– Bu Allahsız’a inanmayın. Dediklerinin hepsi sahte. Neyin ne olduğunu, Adalet’in nasıl bir şey olduğunu ben biliyorum.
– Anlat da gerçekleri görelim.
– Yooook, öyle bedavaya olmaz. Anlatırım ama Cahit’e verilenlerden isterim.
Mahalleli alışmıştı artık para vermeye. Zaten merak ediyorlardı, ha Cahit ha Fazıl dediler ve o parayı verdiler. Parayı toplayan Salça Fazıl anlatmaya başladı.
– Dedim ya bunun anlattıkları yalan diye, bakın ortaya çıkartıyorum. Geçen gece eve gidiyordum. Bi’ bakayım dedim Adalet’in evinin oralara, ne var ne yok diye. Kardeşler bir de ne göreyim? Bir afet! Amaaaa bunun dediği gibi bir afet değil. Daha da fazla! Beyaz tenli değil sarışın, yeşil gözlü değil, gök gibi masmavi gözleri var.
Anlattı da anlattı. Ama birkaç değişiklik dışında Allahsız Cahit’in anlattığına benzer şeyler söyledi. Dışarıdan bakıldığında çok da bir fark görünmüyordu ama bitirişi coşkulu yapmıştı.
– Ama her şeyden önemlisi kardeşler, Adalet sonunda mahallemize gelmiş bulunmaktadır. Adalet’imize kavuşmuş bulunmaktayız. Yaşasın komşu kızı Adalet!
Kahvedekiler büyük bir coşkuya kapılmıştı. Hepsi üç defa “Yaşasın komşu kızı Adalet” diye bağırmıştı. Mahallede o günden sonra her şey çok değişmişti. Mahalleli ikiye bölünmüştü. Allahsız Cahit’in anlattığı Adalet’i dinleyenler ve sevenler ile Salça Fazıl’ın anlattığı Adalet’i dinleyenler ve sevenler olarak ikiye ayrılmışlardı. Bu durum Cahit ile Fazıl’ın da hoşuna gidiyordu. Koftiden bir iki atışma yapıyorlardı ama içten içe birbirlerinin alanına müdahale etmiyorlardı. İşlerine geliyordu bu durum çünkü.
Artık kimse komşu kızı Adalet’i görmek için mücadele etmiyordu. Zaten kimse göremezdi de. Adalet sadece konuşulan bir kızdı. Evet, yalnızca bu mahallede değil, bütün mahallelerde konuşulan, anlatılan ama görülmeyen bir kızdı. O hep dillerde var olan komşu kızı Adalet olarak kalacaktı.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment