Avrasya bölgesi, sessiz kalmış belki de sessizleştirilmiş bir bölgedir. Sessiz ama çatışmaların olduğu ve bu çatışmaların soğuk biçimde devam ettiği bir ortamdır. Avrasya bölgesi, zengin enerji kaynaklarına sahip olan ve 12 ülkenin bulunduğu bir bölgedir. Bu bölge genellikle eski Sovyet ve Doğu Avrupa ülkelerinin bulunduğu bir coğrafyadır.

Avrasya kelime manası olarak ”avr” ve ”asya” kelimelerin birleşmesiyle oluşmuştur. Yani Avrupa ile Asya arasında olan bölgedir. Bu terim son dönem siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanları arasında popüler olmaya başlamıştır. Bir nebze köprü olan bir bölge olarak da nitelendirilebilir.

Biz bu çalışmamızda Rusya’nın bu bölgedeki konumundan bahsedeceğiz. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin varisi olarak bölgede faaliyet gösteren Rusya, bölge üzerinde ciddi emelleri olan, bölgedeki diğer ülkeler üzerinde bir nebze yaptırım gücüne sahip olan, bölgesel güç iddiasında bulunduğu ve aynı zamanda da baskın olmayı başaran bir bölgedir.

Rusya Federasyonunun Avrasya Politikası

 

1991’de SSCB’nin dağılışı iki süper güçten biri olan ABD’nin, diğer bir süper güç olan Sovyetler Birliği karşısındaki galibiyetini simgelemiştir. [1]Vladimir Putin, devlet başkanı olduğu sırada Münih Güvenlik Konferansı’nda çarpıcı bir konuşma yaparak “Tek kutuplu yönetim gayrimeşru ve ahlaksızcadır.” [2]diye memnuniyetsizliğini ifade etmiştir. Bazıları şu anda ABD, Rusya, AB, Çin, Hindistan ve Japonya gibi ülkelerden oluşan çok kutuplu bir sistemin varlığını savunurken, bazıları da tek kutuplu bir sistemde yaşadığımızı savunmaktadır. 1990 yılında, daha henüz SSCB yıkılmadan, Körfez Krizi esnasında George Bush, “Yeni Dünya düzeni” kavramını ortaya atmıştı. Bu düzen, her ne kadar müttefikleri olsa da ABD’nin küresel lider olması gerektiği fikrini taşımaktaydı. Fakat 11 Eylül 2001 saldırıları, ABD kontrolü altındaki sisteme şüpheyle bakılmasına sebep olmuştur.

Afganistan ve Irak’ta zorluk yaşayan ABD’nin durumunun bir sonucu olarak çeşitli bölgesel güçler de söz sahibi olmaya başlamıştır. Bu çok kutuplu dünya düzeni, küresel dünyanın jeoekonomik, jeopolitik ve jeostratejik ağırlık merkezinin Atlantik’ten Pasifik (Batı’dan Doğu’ya) yönüne kaydığı, küresel jeopolitik güç mücadelesinin Afro-Avrasya (Afrika-Avrasya ekseni) coğrafyasında yaşandığı, enerji kaynaklarının ve güzergâhlarının daha da önem kazandığı, dinamik, dengeli ve çok aktörlü bir uluslararası yapıyı ifade etmektedir. O halde Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya üçgeninin ağırlık merkezini oluşturduğu Avrasya coğrafyasında Rusya-ABD-Çin arasındaki jeopolitik güç mücadelesi daha anlamlı hale gelmektedir.

Avrasya kıtası dünyanın en fazla nüfusuna, doğal kaynaklarına ve ekonomik etkinliğine sahiptir.

Putin dönemi ağırlıklı olmak üzere Rusya’nın dış politikada Avrasyacılık doktrinini uygulamaya çalıştığından bahsetmektedir. Polonya kökenli Amerikalı politolog Zbigniew Brzeziński’nin “Dev Satranç Tahtası” diye adlandırdığı Avrasya’da oynanan büyük stratejik oyunlar dünyanın kaderini belirleyecektir. Bu yüzden Brzeziński bir röportajda şunları belirtmiştir: ”ABD her ne pahasına olursa olsun Avrasya’nın kontrolünü eline geçirmeli ve Rusya’yı her tür imparatorluk hevesinden uzaklaştırmalıdır. Nitekim Avrasya, yani Avrupa-Rusya-Asya’yı kapsayan geniş alan, dünyanın merkezinde yer almaktadır. Bu kıtaya hükmeden devlet, dünyaya da hükmeder. Avrasya tarih boyunca dünya hâkimi olma mücadelesi verilen bir satranç tahtası olmuştur. Soğuk savaşın bitiminden beri Avrasya’da öncelik ABD’nin olmuştur, ancak bu ne kadar sürecektir? Olası bir rakip veya rakipler grubu birkaç on yılda bu hegemonyayı sorgulayabilir ve bu, elbette ki insanlığın yararına olmayacaktır. ”

Rusya Federasyonu’nun ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin, gerek iç politikada gerek ise dış politikada “ABD’nin 200 yıllık demokrasi tecrübesini gözardı edemeyiz.” diyerek  haritaya adını yazdıran yeni ülke için Batı modelini seçmiş ve bu modeli hayata geçirmeye başlamıştır. Dönemin Rusya Dışişleri Bakanı Andrey Kozırev’in de bütün sorunların yalnızca Batı’nın yardımıyla çözülebileceğine inanması, Yeltsin’in işini kolaylaştırmıştır. Başlangıçta Yeltsin’in bu yaklaşımını ciddiye almayan Batı, çok geçmeden Yeltsin’in demokratikleşme ve pazar ekonomisine geçiş konularında kararlı olduğunu anlamıştır. Yeltsin ve Kozırev’in izledikleri Batı yanlısı dış politika, Sovyetler Birliği’nin emperyalist yapısının ortadan kaldırılmasını, ABD ile nükleer alandaki rekabetin sona erdirilmesini ve stratejik işbirliğinin kurulmasını, NATO ile olan işbirliğinin geliştirilmesini, BM Güvenlik Konseyi’ndeki diğer daimi üye ve Avrupalı müttefiklerle ilişkilerin kurulmasını, DTÖ ve G-7 gibi uluslar arası kurumlara üyeliği öngörmüştür.  Ancak özellikle SSCB’nin yıkılışını sindiremeyen çevreler, Yeltsin ve takımının bu politikalarını “idealist” ve “romantik” olarak nitelendirmiş ve Rusya’yı “ABD’nin küçük müttefiki” haline getirmekle suçlamaya başlamışlardır.

Vladimir Putin’in devlet başkanlığına seçilmesiyle birlikte Rusya Federasyonu, yakın çevre olarak adlandırdığı ve Orta Asya ülkelerinin de dâhil olduğu BDT coğrafyasına daha fazla önem vermeye başlamıştır. Rusya’nın Orta Asya politikası ve uluslararası arenadaki gelişmeleri, Orta Asya ülkelerinin Rusya’ya daha fazla yakınlaşmalarını sağlamıştır. Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan gerek siyasî ve askerî gerekse ekonomi alanında önceliği Rusya’ya tanımaktadırlar. Son dönemde Batı ile yakınlaşmaya başlayan Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev dahi, Kazakistan’ın dış politikasında önceliği sırasıyla Rusya, Çin ve ABD’ye tanıdığını açıklamıştır. Tarafsız politika izleyen Türkmenistan’ın bile diğer ülkelere göre Rusya’ya daha yakın durduğunu söylemek mümkündür.

Ancak önümüzdeki yıllarda Rusya, Çin ve ABD’nin, Orta Asya için verdikleri mücadelenin büyümesi kaçınılmazdır. Bölgede kimin hâkim konumda olacağı ise Rusya, Çin ve ABD’nin ellerindeki kozlar ile Orta Asya ülkelerinde yönetimde bulunacak kişilere bağlıdır. Yani Orta Asya ülkelerinin iç politikası, bu ülkelerin dış politikasını da belirlemiş olacaktır. Rusya ve Çin, mevcut yönetimlerden memnun iken, ABD için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Nitekim son zamanlarda ABD’nin muhtemel renkli devrimleri desteklemesi, bölgeyi istikrarsızlaştırması ve bunu ileri sürerek BM veya NATO birliklerini bölgeye sokmak ve bölgeyi kontrol altına almak istemesine dair senaryolardan bahsedilmektedir. Bununla birlikte Rusya’nın bugün bir adım önde olması ve bu ülkelerle tarihî ve kültürel bağlara sahip olması, elinde siyasî, askerî, ekonomik ve benzeri alanlarla ilgili çok sayıda koz bulundurması, Rusya’nın bundan sonraki süreçte de Orta Asya’da etkili ve belki de en önemli oyuncu olacağını göstermektedir.

Bununla birlikte Rusya’nın, diğer ülkelerin bölgeye yönelik her hareketini kıskançlıkla karşılaması, hem söz konusu ülkelerle münasebetlerini olumsuz etkilemekte hem de bölgede rekabet havasının daha da artmasına ve bölgenin istikrarsızlaşmasına neden olmaktadır. Hâlbuki Rusya’nın hem Orta Asya ülkeleri hem de bölgede çıkarı olan diğer devletlerle işbirliği içerisinde olması hâlinde, başta terörizm ve uyuşturucu trafiği ile mücadele içinde olmak üzere, bölgedeki birçok sorunun çözülmesinde ve bölgede istikrarın korunmasında önemli katkıları olacaktır. Orta Asya’da istikrar ise sadece bölge ülkelerine değil, bölge ülkeleriyle sıkı münasebetler içerisinde olan devletlerin de çıkarına hizmet edecektir.

[1] Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, İstanbul, Alfa Yayınları, 2004, s. 521

[2] http://www.geostrategie.com/1991/ou-va-la-russie-moscou-a-la-recherche-d%E2%80%99une-identite-post-sovietique

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment