Çok taraflı, çok amaçlı ve çok sonuçlu bir kavram olan küreselleşme; siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel anlamda bir bütünleşmeyi ve çokyönlü bir devinim sürecini ifade etmektedir. Küreselleşme ortaya çıkış tarihiyle, tanım sorunuyla, ne olduğu veya ne olmadığıyla ve hatta var olup olmadığıyla ilgili yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Küreselleşmenin hala tartışılan bir kavram olmasının nedenlerinden biri kavramın şanssızlığıyla alakalı olabilir. Çünkü küreselleşme hem bir sürecin adı olarak (the process of globalization); hem de aynı süreç içinde gelişen olguları bütün yönleriyle açıklamayı hedefleyen bir kavramın adı olarak (the concept of globalization) algılanmakta ve kullanılmaktadır.[1]

Küreselleşme, 1960’lı yıllarla birlikte bir modernlik unsuru, liberal bir ekonomi politiği ve/veya neredeyse bütün yerkürede bir ‘aynileşme’ hareketi olarak dikkat çekmiştir.  Bu nitelikler arasında en çok dikkat çeken liberal ekonomi politikaları olmuştur. 1971 yılında Bretton Woods Sistemi’ nin çökmesiyle korumacı para politikaları yerini liberal politikalara bırakmıştır. Küreselleşmenin modern uluslararası ilişkilerdeki  önemli kırılma noktalarında biri olan bu çöküş sadece dünya ekonomisinde değil; aynı zamanda dünya siyasetinde, dünya sosyalleşmesinde ve dünya kültüründe de bir dönüşüm meydana getirmiştir. Küreselleşme, 1990’lı yıllarla birlikte Soğuk Savaş’ın kazananı olan ABD süper gücünün de desteğiyle bütün dünyaya umut dolu vaatler vermiştir. Bu vaatler ekonomi merkezli olmakla birlikte siyasal ve sosyal bir ‘aynileşme’ ve bütünleşmeyi içermektedir. Peki bu vaatler ne kadar gerçekleşti? Kim kazandı, kim kaybetti? Küreselleşme kavramı evrim mi geçiriyor yoksa gerçekten bitiyor mu? Lexus ve zeytin ağacı arasındaki dengenin sonuna mı geliniyor? Bu sorular özellikle 2000’li yılların başı itibariyle yüksek sesle sorulmaya başlandı. Bazılarına göre küreselleşme 21. yüzyılla birlikte geri dönüşü olmayan bir krizin içine girdi. Bu kriz süreci zannedildiği gibi dışardan bir etki ile değil, bizzat küreselleşmenin kendi içinden başladı. Kısacası küreselleşme kendi kendini sorgulamaya başladı.

Bu noktada küreselleşmenin bugününün ve geleceğinin sorgulanmasındaki etkileri irdelemek gerekmektedir. Öncelikle kabul edilmelidir ki, küreselleşme kavramı bütün yerkürede kazananlar ve kaybedenler olarak iki sınıf oluşturmuştur.   Kavramın kendi içinde barındırdığı ‘küresellik’ olgusu ne yazık ki kaybedenler sınıfında bir anlam taşımamaktadır.  Bu noktada küreselleşmenin bir çelişkiler bütünü olma yolunda ilerlediği söylenebilir. Küreselleşmenin orta çıkardığı çelişkiler şu şekilde sıralanabilir:

Daha çok zenginlik / daha çok fakirlik: Küreselleşme ile bazı devletler, şirketler ve bireyler daha çok zenginleşirken; bunun dışındaki kesimler daha çok fakirleşmiştir.

Daha çok hukuk(kural) / daha çok hukuksuzluk(kuralsızlık): Küreselleşme uluslararası sisteme daha çok kural getirmesine rağmen, bu kuralların uygulanmasının ötesinde daha çok hukuka aykırılığı da beraberinde getirmiştir.

Daha çok teknoloji / daha çok risk: Küreselleşmenin en sembol getirilerinde biri de kuşkusuz iletişim teknolojisindeki inanılmaz gelişimdir. Ancak bu gelişim aynı zamanda siber suçları da beraberinde getirmiş ve risk artmıştır.

Daha çok aktör / daha az ulus devlet egemenliği: 1648 Westphalia ile başlayan ulus devlet hikayesi küreselleşme ile sarsılmış görünmektedir. Uluslararası sisteme küreselleşme ile giren birçok aktör, ulus devletin klasik egemenliğini azaltırken; modern egemenlik kavramını ön plana çıkartmaktadır.

Bu ve buraya yazılmayan birçok çelişki/dikotomi[2], günümüzdeki küreselleşmenin sorgulanmasına neden olan faktörlerdendir. Diğer taraftan küreselleşmenin sorgulanmasına neden olan daha somut olaylar da gündeme gelmiştir.

2008 Küresel ekonomik Krizi

Dünya 1929 yılımdan başlamak üzere bir çok ekonomik kriz geçirmiştir:  1973 Petrol Krizi, 1994-95 Meksika Krizi, 1997 Güneydoğu Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, 1999 Arjantin Krizi bunlar arasında sayılabilir. 2008 Küresel Ekonomik Krizi’ ni bunlardan ayıran en temel fark ise, bu krizin sadece mali bir kriz olmaması aynı zamanda ‘küresel’ bir kriz olmasıdır.

2004 yılında ABD’de başlayan ve 2008 yılında patlak veren bu kriz aslında mortage şirketlerinin gayrimenkul için müşterilerine verdiği kredileri tahsil edememesi sonucu meydana gelmiştir. Bunun devamında finansal kurumların aldığı riskli politikalar ve hatta bazı bankaların iflası sonucu bu kriz bütün dünyayı saracak bir şekilde gündeme gelmiştir.

Krizin küreseleşmeye etkisine baktığımızda ise; küreselleşmenin ana damarını oluşturan liberal ekonomi politikalarının sekteye uğradığını görmekteyiz. Krizin etkisiyle özellikle uluslararası finansal kurumlar riskli politikalardan kaçınmaya başlamıştır. Günümüzde hala etkisini devam ettiren 2008 Küresel Ekonomik Kriz, tıpkı 1929 Büyük Bunalını’ nda olduğu gibi uluslararası sistemde  kapalı ekonomiye dönüş sinyali  vermiştir.

Dünya’da Aşırı Sağ’ın Yükselişi

Son çeyrek yüzyılda küresel gündeme damgasını vuran ve 2008 krizi öncesinde altın çağını yaşayan küreselleşmenin geleceği sorgulanmaktadır. Bu sorgulamanın, küreselleşme sürecini tetikleyen krizlerin küresel şirketlerin çoğunun anavatanı olan ABD’de ve Avrupa’da alevlenmiş olması, kendilerini küreselleşmenin kurbanı olarak görenlerin çoğunlukla bu ülkelerde bulunmasından kaynaklanmaktadır. ABD ve Avrupa’da hayli yaygın olan küreselleşme düşmanlığını siyaset malzemesi yapan liderlerin öne çıktığı ve gündemi belirlemeye başladığı görülmektedir.[3]

ABD’ de Donald Trump’ ın başkan olması başlı başına küreselleşme için bir tehdit oluştursa da, sorun sadece ABD sınırlarında değildir. Son yıllarda özellikle Avrupa genelinde yaşanan aşırı sağ dalgası daha da dikkat çekmektedir. Her ne kadar bazen seçim sonuçları doğru bir çıkarım yapmak açısından yeterli olmasa da  Avrupa’daki aşırı sağ yükselişine seçimler ve aşırı sağ partiler üzerinden bakmakta yarar vardır:

Almanya: ‘Almanya için Alternatif Partisi’ 2013 seçimlerinde %4,7 oy alırken; Eylül 2017’de yapılan seçimlerde %13,3 oy alarak mecliste 87 sandalye kazanmıştır.

Avusturya: 2008 seçimlerinde %17,5 oy alan ‘Özgürlükler Partisi’, 2013 seçimlerinde %20,5 ve Ekim 2017’deki  seçimlerde de %27,4 oy alarak 2. parti oldu.

Hollanda: Geert Wilders liderliğindeki ‘Özgürlük Partisi’ 2006’da %5,9 , 2012’de %10,1 olan oy oranını; Mart 2017’deki seçimlerde %14’e  çıkartmıştır.

Fransa: Aşırı sağ hareketler içerisinde en popüler lider olan Marine Le Pen’ in partisi ‘Ulusal Cephe’, Mayıs 2017’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 2. tura kalmayı başarmış ve %33,9 oy oranıyla seçimi kaybetmiştir.

İngiltere: Aşırı sağ parti ‘ Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’ (UKIP), 2015’te %12,6 olan oy aranını Haziran 2017’de %1,8’ e düşürmüştür.[4]

İtalya: 2009 yılında kurulan ‘Beş Yıldız Hareketi’  2013 seçimlerinde %25,1 oy alarak ikinci oldu.

Danimarka: Aşırı sağcı ‘Danimarka Halk Partisi’  2011 seçimlerinde %12,3; 2015 seçimlerinde %21,2 oy alarak ikinci oldu.

Yunanistan: Irkçı  ‘Altın Şafak Partisi’ 2009 seçimlerinde %0,46 oy almasına rağmen; 2012 ve 2015 seçimlerinde %7 civarı oy alarak parlamentoya girdi.

İsveç: Yabancı ve göçmen karşıtı olan ‘İsveç Demokratları’  2006’da %2,9 olan oy oranını  2010’ da %5,7’ye ; 2012’ de %13’e yükseltti.

Finlandiya: Gerçek Finlandıyalılar Partisi’  2007 seçimlerinde  %4,1 oy alırken; 2011’de  %19,1,  2015’te  %19,3 oy almıştır.

Macaristan: 2010 seçimlerinde %16,7  oy alan ‘Jobbik Partisi’  2014’te %20,8 oy oranına ulaştı.

Çekya: 2015 yılında kurulan ‘Özgürlük ve Doğrudan Demokrasi Partisi’ Ekim 2017’de yapılan seçimlerde %10.6 oy alarak 22 sandalye kazandı.

Bu noktada partiler ve seçim sonuçlarından öte daha önemli bir konu vardır ki Avrupa ve küreselleşme bağlamında dikkat çekmektedir. Avrupa da neredeyse her ülkede etkili olan aşırı sağ hareketler bütün siyaseti etkilemektedir. Öyle ki diğer geleneksel partilerin de aşırı sağ politikalarla seçim propogandalarını yürüttüğü gözlenmektedir. Aşırı sağ Avrupa’da bir ‘politika’ haline gelmektedir. Üstelik aşırı sağ hareketlerin yükselişi sadece ABD ve Avrupa özelinde gerçekleşmemektedir. Günümüzde açıkça görülmektedir ki, Hindistan, Japonya, Filipinler gibi ülkelerde de aşırı sağ hareketler yükseliştedir.

Küreselleşmenin geleceğine dair çıkarım yapmak için yukarıda belirtilen faktörler  yeterli görünmektedir. Küreselleşmenin kendi özünden çıkan çelişkiler, 2008 Küresel Krizi ve devam eden etkileri ile bunlardan daha güncel olan küreselleşme karşıtı aşırı sağ hareketler küreselleşmenin  son yıllardaki duraklamasını daha da derinleştirecek gibi görünmektedir.

Bu bağlamda pek tabiki küreselleşmenin sonunun geldiğini söyleyemeyiz. Ancak bahsedilen faktörlerin yoğun etkileri ile bu sürecin bir yavaşlamaya tabi olduğu söylenebilir. Küreselleşmenin geleceği çok parlak görünmemekle birlikte, yakın gelecekteki yeni olaylar bize bu konuda daha net bir fikir verecektir.

[1] Erbay, Yusuf(2011). Küreselleşme Sürecini Anlamaya Yardımcı Bazı Kavramlar. İletişim, Kuram ve Araştırma Dergisi, Bahar 2011, sayı:32, s. 293.

[2] Küreselleşmenin beraberinde getirdiği dikotomiler konusunda daha fazla bilgi için bkz: Bülbül, Kudret(2009). Küreselleşme Temel Metinler. Ankara: Orion Kitabevi, s. 13- 26.

[3] Ulagay, Osman (26 Ekim 2016). Küreselleşmenin Sonu Mu Geliyor?. Dünya Gazetesi, s. 21.

[4] UKIP her ne kadar son seçimlerde büyük bir başarısızlığa uğramış olsa da; ‘Brexit’ ‘in fikir sahibinin bu parti olduğu unutulmamalıdır.

Hakan Ünay
Mersinli işçi bir baba ve ev hanımı bir annenin 2 evladından en büyüğü olan yazar, ilköğretim ve lise öğrenimini aynı şehirde tamamlamıştır. Yazar Üniversite eğitimi için Konya Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü tercih ederek ve 2017 Haziran'ında bu bölümden mezun olmuş ve aynı yılın Ekim ayında yine Selçuk Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans eğitimine başlamıştır. Yazar SETA, ORSAM, LDT gibi düşünce kuruluşlarının seminer programlarına da katılmakla birlikte, halen Küreselleşme, Uluslararası ilişkiler Teorileri, Türk Dış Politikası ve Uluslararası Hukuk gibi konularda okuma ve çalışmalarına devam etmektedir.

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment